29 Aralık 2010 Çarşamba

Yıl Biterken

Yıl bitiyor işte. Oysa yeni başlamıştı daha. Rüzgar gibi gelip geçti sanki. Hep böyle olmuyor mu ?dedim hüzünlü hüzünlü.
Kendimi kanepeye attım boylu boyunca...
Bu sene neler oldu diye düşünmeye başladım...
Kanepeye uzanıp, gözlerim tavanda, kollarım plates hocasının öğrettiği gibi  iki yanımda.
Rahatlamaya çalışıyorum ki tüm yılın en önemli olaylarını daha iyi hatırlayayım. Hemen birkaç güzel olay ve an geldi gözümün önüne. Sevindim. Hüznüm dağılır gibi oldu birden. Uzanmaktan sıkılıp bilgisayarın başına geçtim.
Sonra bu sene çektiğimiz fotoğraflara bir göz attım. Ne kadar da çok güzellik olmuştu bu sene. Ne kadar tatlı anılar vardı içlerinde. Ne güzel duygular yaşanmıştı, ne heyecanlar olmuştu. Hayallerimden biri gerçek olmuştu...
Ne güzel filimler izlemiş, ne güzel  insanlar ile sohbet etmiş, ne güzel yerleri gezmişim.
" Teşekkürler Allahım, 2010 yılında bana sağlık ve huzur verdiğin için. Umarım yeni yıl çok daha kendimi geliştirebileceğim, sevdiklerim ile mutlu olacağım bir yıl olur. Herkesin tüm hayallerinin gerçek olmasını dilerim.

27 Aralık 2010 Pazartesi

TABU OYNAYALIM MI?

  İşte bu akşam, yine ev ahalisi olarak herkes bir kenara çekilince"Hadi birlikte birşeyler yapalım" dedim. Oluuurrr... dediler bir ağızdan. Sonra büyük oğlum "Teyzemin getirdiği TABU' yu oynamak ister misiniz?" dedi. Birden kendimizi bu zevkli ve eğlenceli oyunun içinde bulduk... 

25 Aralık 2010 Cumartesi

Benim Sevdiğim Şarkılar

       Okulun kapısından içeri girdiğimde yeni mezun olmuş, çiçeği burnunda öğretmen adayları ile karşılaştığımda ne kadar mutlu oldum anlatamam. Hepsi pırıl pırıl gözüken yeni mezun arkadaşlarımız ile öğretmenler odasında sohbet etmeye başladık bir süre sonra. Bir ara müzik öğretmenliği bölümünü yeni bitiren arkadaşımız ile konuşuyorken Göksel' in konserine gideceğimizi söyledim. Nostaljik şarkıları çok sevdiğimi ilave ettim. O kadar gençlerdi ki yanlarında kendimi oldukça olgun hissettim. Hele Füsün Önal' ı tanımamaları yok mu; ben yaşlarda bir öğretmen arkadaş ile birbirimize baktık ve işte dedim "Biz, artık yaşlanıyorum" galiba. "Sizler kaçlısınız arkadaşlar"" dedim.  Çoğunun 89 lu olduğunu duyunca, "Hımm ben artık ufak ufak uzayayım, buradan" diyemedim tabiki ,o esnada çalan zil ile sınıfıma doğru gitmek için kalktım ve yüzümde kocaman bir gülümseme ile en Lütfiye sesimle, Demet Akbağ taklidi yaparak "Hadi size iiiiyiii... günler..." dedim  hayalimden.  
       İşte bu akşam  üç sigortacı, bir güzel sanatlar mezunu, bir dişçi, dört öğrenci, iki öğretmen , bir ev hanımından oluşan garip ama sevimli grubumuz ile konserden önce buluştuk. Kakada kikilerimiz gecenin nasıl geçeceği konusunda ipucu veriyordu aslında bize. Hele benim ortaokul arkadaşım tam bir kahkaha makinesi
olan Funda ile yan yana oturunca gecem daha bir renklendi sağ olsun.
       Göksel bir çok şarkı söyledi bu gece. O kadar kırılgan ve hanım hanımcıktı ki bayıldım. Parmaklarını büzüştürüp, çocukluğumuzda  Emel Sayın' dan gördüğümüz gibi edalı edalı çevirmesi  ve arada gerdan kıvırması da çok hoştu. O bile nostaljik geldi bana. Hele Alpay'ın " Eylül de gel " ve " Benden sorsan ummanlardır derdim " dizeleri ile başlayan Füsün Önal parçasını söylemesi beni bitirdi zaten. Gece erken bitti ama olsun tadı damağımızda kalsın ki yine buluşalım arkadaşlarımızla.
        Evime geldim. Küçük oğlum bana kapıyı açtı. Kocaman sarıldık birbirimize. Pofidik pijamalarını giyince göhsündeki  Benten'e kocaman bir öpücük kondurup, "Sarı Vosvos' un Karın Ağrısı" nı okuyarak gecesini uykuyla tamamladık.

Bu Gece Göksel Konserindeyiz!


Bu gece kız kıza Göksel konserine gidiyoruz. Önce birlikte birer kahve içip sonra konsere gireceğiz. Hep birlikte şarkılar söyleyeceğiz. Nostaljik şarkıları var Göksel'in. Hep eski şarkılar.  Bakalım neler yaşayacağız. Göreceğiz!

18 Aralık 2010 Cumartesi

Sakın Kuşlara Uyma...

                                                                                                                             
Sensiz olmadı ellerime kelepçe
Vurdun kalmadı ayrılığa gerekçe
Nasıl ki evlerin odaları varsa
Nasıl ki kuşların yuvaları varsa
Gönlün mabedimdir
Omrüm al senindir
Gördüm gözümü ilk açışımla
Döndüm dolaştım ellerine
Başım nasıl hasret dizlerine
Aşkım sen sakın kuşlara uyma
Sensiz olmadı en sonunda nihayet
Bitti kalmadı şarkılarda keramet
Sensiz olmadi en sonunda nihayet
Bitti kalmadı şarkılarda nihavent
Nasıl ki..
Gönlün mabedimdir.
Döndüm dolaştım ellerine.
Kuşlar her baharda gelirler
Ama sonbaharda göçerler
Aşkım sen sakın kuşlara uyma
Kuşlar sen kuşları boş ver
Evler yerlerinde değiller
Aşkım sen sakın kuşlara uyma
AH Sen kuşları sevdin
AH Sen de gidermiydin
AH Sen hala kuşlara hayran
AH Aşkım gemilerdi
AH Sana demirlendi
Gemilere adres oldu liman
Sen hala kuşlara hayran

Gipsy Kings Usulü Hotel Kalifornia


                             

3 Aralık 2010 Cuma

Deniz ve Hayal



   Denizin kenarına oturdum. Derin derin içime çektim iyot kokulu serin havayı. Gözlerimi kapadım. İşte sen oturdun  bile yanıma. Birbirimizle hiç konuşmadan dalgaların kıyıya vuruşunu  izliyoruz birlikte...

    Böyle yazmışım anı defterimin bir yerine. Tuhaf diyorum, ben ki her zaman çal çene tiplerden hoşlanmış biri olarak hayali sevgiliyi  hep suskun biri olarak kurguluyorum  nedense...

9 Kasım 2010 Salı

Taşların Altındaki Solucanlar

                  Anaokulunun kapısından girince beni gören görevli içeri doğru seslendi. Biraz sonra beş yaşındaki oğlum elinde çantası ile göründü. İlk önce her zaman olduğu gibi bana kocaman bir gülümseyişle baktı. Sonra adımları hızlandı. O da bir an önce çıkmak için acele ediyordu. Ne de olsa diğer arkadaşları gitmişti. Ben çalışan anne olduğum için onu diğer annelerin aldığından daha sonra alabiliyordum. Beraber küçük arabamıza doğru ilerledik.
                 Günün tam ortasındaydık. Düşününce pek çok insanın yeni kahvaltıdan kaltığı, hatta pek çoklarının güne merhaba dediği bir saatte bizim okuldan dönüyor olmamız, işin en keyifli yanıydı. Mesleğimi zor olmasına rağmen çok seviyorum.İlk zamanlar gün yeni ağarırken kalkmak  zor gelirdi. Zamanla buna alıştım sanırım. İnsan yaşı ilerledikçe daha az uyumak istiyor galiba. Mesela çok erken olduğu için kalhvaltı yapamazdım önceleri. Gerçi hala sabahları bir bardak çay ve bir  dilim kek yesem öğle yemeğine kadar açlık hissetmiyorum. Bir de makyaj meselesi vardı. Çok gençken sabah yedide gözüme kalem bile süremezdim. Zamanla buna da alıştım sanırım. Ya  da ben herşeye yetişmeye başladım galiba. Artık her konuda hız kazandım.
                Öğretmenliğin en iyi tarafı mahmur mahmur bile olsalar, sabahın köründe sıcacık yataklarından kalkıp gelmiş olan miniklerin o içten "Günaydın öğretmenim " deyişleri. İşte diyorsunuz ki "Yaşam ne güzel şeysin sen"....." Ölürüm sizin için..."
                 Evde öğlen toplantısı bir diğer oğlumun okuldan gelmesi ile hız kazanır. Üçümüz birlikte geçte olsa yapamadığımız kahvaltını acısını çıkarırcasına bir güzel karnımızı doyururuz. Sonra büyük oğlum dershanenin yolunu tutarken biz küçük kardeşi ile başbaşa kalırız. Önce o, kocaman legolar ile inşaat yaparken ben gazeteye bir göz atarım. "Anne sen de oynasana benle" der sonra beraber kuleler ve köprüler inşa ederiz. Sonra sıra Hotwheels arabalarını ve Sharky Park' ı oynamaya gelir.  Dakikalarca onun arabayı pizzacıya götürmesini ,ikimiz için bir pizza sipariş etmesini, Total' den  benzin almasını seyrederim. Bir ok gibi fırlayarak bilgisayarın başına geçer ve ustalıkla "e" harfini tıklar ve oyunlar1 yazar. "Anneee, bak tahtaları hiç düşürmeden kamyonu nasıl sürüyorummmm. " diye seslenir.
                 Sonra ya parka gitmek için ya da bisiklete binmek için dışarı çıkarız. Parkta tırmanma merdivenlerinden düşücek diye korksam bile, en duygudan arınmış sesimle, sanki "Hadi çorbanı kaşıkla bakalım" der gibi sıradan bir ses ile " Ben şurada seni bekliyorum" derim bankı göstererek.
                 Büyük taşları kaldırıp altındaki karınca ve solucanlara bakılması ve en sonra da  yaprakları dökülen ağaçların yapraklarını ayaklarımızla savrulması gibi ritüelleri tamamlayarak, bizim sokağa geliriz. Apartmanın girişinde birinci katta oturan ve benim oğlum yaşındaki kızını, bale kursundan getiren komşum ile karşılaştığımda gülümseyerek bakışırız. Benim tarzan oğlum ile onun leydi kızı da bakışırlar kısa bir süre. Hep birlikte bize gidip bir fincan sıcak çikolata içmeyi öneririm. Asansörde çocuklar tepişirken tüm katlarda birer kez durarak  nihayet eve ulaşırız. İki erkek çocuğum olduğu için mutluyum.Hayat erkeklerle daha güzel bundan emin.

28 Ekim 2010 Perşembe

Bedeliza Uykuda

bedaliza uykuda

uyan bedaliza
uykular derin boşluklarda gezinir
sonsuzluk yapışır tenine sonra
sınırları incinir tarlaların
yıldızlar gelinciklerde kanar
kıyma!

uyan da dokun bedaliza
dokun ki dokunulmayan hiçliktir
acı çeker zaman katılaşırsa eğer
ses ver – ses kendinden önce gelendir
değmezse nemli soluğuyla  yamaçlara
toprağın canı çekilir

hadi bedaliza
sabahı bölmeden aç çocuklar
uyan…
                                                 Şener AKSU

26 Ekim 2010 Salı

BENDEN GEÇTİ AŞK

BANA SENİ UNUTTURACAK
BİR YER YOK BU DÜNYADA
DAYANMALIYIM YAŞAMALIYIM
SENDEN KALANLARLA
SENLE BAŞLADI SENİNLE BİTTİ
GÖÇMEN KUŞLAR GİBİ
Bİ VAKİTLİKTİ
BENDEN GEÇTİ AŞK
BANA SENİ UNUTTURACAK
BİR YER YOK BU DÜNYADA
DAYANMALIYIM YAŞAMALIYIM
SENDEN KALANLARLA
SENLE BAŞLADI SENİNLE BİTTİ
GÖÇMEN KUŞLAR GİBİ
Bİ VAKİTLİKTİ
BENDEN GEÇTİ AŞK
GÜNDÜ AĞARDI GECEYDİ KARARDI
AÇTI KAPIYI KENDİ KAPATTI
BENDEN GEÇTİ AŞK
BENDEN GEÇTİ AŞK
TESADÜFLER HİKAYESİ BULDUĞUM GİBİ
KAYBETTİM SENİ...
SENLE BAŞLADI SENİNLE BİTTİ
GÖÇMEN KUŞLAR GİBİ Bİ VAKİTLİKTİ
BENDEN GEÇTİ AŞK...
GÖKSEL BENDEN GEÇTİ AŞK ( şarkısının sözleri)

23 Ekim 2010 Cumartesi

Jonny Deep KRİZİ mi, Çikolata KRİZİ mi?

                   Uzun zamandır "Aylardan Şubat" a müzikler eklemeği düşünüyorum. Fakat bunu bir türlü icraata geçiremedim. "Ne yapayım ben de sevdiğim şarkıların sözlerini koyarım bloguma" diyorum bazen. İşte son günlerde favorim olan şarkı.
...
Yüzündeki çizgilerinle saçındaki beyazlarla              
Benim için eskisinden daha güzelsin
Bırak varsın geçsin yıllar
Bitsin artık bu korkular
Her yaşın ayrı bir güzelliği var

Duygular vardır duygularla beslenen
Belki yaşadık biz çok erken
Bir dönem gelir ömür boyu özlenen
Her anı canım seninle geçen
"Desem ki vakitlerden bir nisan akşamıdır" ve ben Jonny Deep' e doğru koşuyorum :) Derler ki çok kilo almış( bana ne),derler ki çok içiyormuş( size ne) ve diyorum ki;
                                                   Yüzündeki çizgilerinle saçındaki beyazlarla              
                                                   Benim için eskisinden daha güzelsin
Sonra emin adımlarla gidiyorum mutfağa ve bir sade kahve yapıyorum kendime. Dolaptaki mini arşivime bakıyorum ve "Çikolata" yı alıyorum elime. DVD ye koyuyorum bu şahane filmi. Kapkaranlık ve kimsesiz salondaki  koltuğa kuruluyorum ve kendimi bırakıyorum filmin büyüsüne. Ona diyorum ki" Jonny, ne olursa olsun favorim kalacaksın".

KİMİ SEVSEM SENSİN

kimi sevsem sensin / hayret
sevgi hepsini nasıl değiştiriyor
gözleri maviyken yaprak yeşili
senin sesinle konuşuyor elbet
yarım bakışları o kadar tehlikeli
senin sigaranı senin gibi içiyor
kimi sevsem sensin / hayret
senden nedense vazgeçilemiyor
...
                   ATTİLA İLHAN

22 Ekim 2010 Cuma

Şah ve Sultan



ŞAH  ve SULTAN
------------------
Bu bab İskender Pala' nın son romanı Şah ve Sultan' ı okuduğumun beyanıdır.
-----------------------------
                      Şah ve Sultan kitabını okumaya başladım. Şah İsmail  ve Yavuz Sultan Selim'in yaşamlarını şiirsel  bir dille anlatmış yazarımız. Aşk ve savaş kadar; bir yanda, teslimiyet ve bağlılık  da çok güzel işlenmiş. 15.yüzyıl Anadolu masalı gibi herşey. İskender Pala' nın anlatımı aslında beni büyüleyen. O kadar bilgece ki cümleleri hayranlık uyandırıyor. Erbabının kaleminden çıktığı su götürmez bir gerçek. Okuduğum son üç kitabın ağırlıklı konusu aşk olunca satırlardan sızan muhabbeti içimde hissediyor gibiyim. "Nefes aldığın her saniye sevgiye yürü babacığım, sevgiye yürü, taki hakikate eresin."... "Bütün inançların temeli sevgidir. Her kim bir şey veya kimseyi severse ona inanmış, boyun eğmiş, kulluk etmiş olur. Kulluk sevginin yedi derecesinden biridir ki ilk adımda dostluk başlatır. Bu dereceler ezeli "ilgi"den  doğar, ilgiyi"sevgi" takip eder. Sonra "tutku","aşk","şevk" ve "kulluk" diye devam edip ebedi "dostluk"ta nihayet bulur... "Hayat ancak sevgi ile tatlıdır ve sevgilisiz dünyada hayat sürmek beyhudedir"...
                   Ne buyursan şeha ferman senindür
                   Yolunda can u baş ferman senündür
                                                               Hıtayi

21 Ekim 2010 Perşembe

Rapunzel Geliyor


                          Aralık ayına daha çok var. İzlemezsem ölürüm. Yeni bir Rapunzel  animasyon filmi geliyor sinemalara. Jeneriğini çok sevdim. Bu gece sinemaya gittik çocuklarla. Sammy' nin Maceraları'nı izledik." Ozan Güven seslendirmesiyle" sürekli bu gündeme getiriliyor. Kaplumbağayı  falan seslendiriyor, kediyi filan seslendiriyor. Kesinlikle seslendirme çok önemli, hak veriyorum ve biliyorum işin tabi ki reklam kısmı olacak. Hoştu gerçekten bol bol okyanus dibi seyrettik. Şunu da anladım ama Avatar efsanesinden sonra hiçbir üç boyutlu film kesmiyor artık beni.
             Rapunzel masalını  sık sık anlatmışımdır öğrencilerime. Biraz acıklıdır ve çok da eğlenceli değildir ama ama ne yapalım  ki romantik bir masaldır. O zaman ne yapılacak bu masal her yeni gelen kuşağa anlatılacak. İnsan öğretmenini seviyorsa onun sevdiği masalları da sevmeli değil mi? Şaka şaka canım. Yok vallahi kimseye bir baskı yapmıyorum inanın.
             Neyse ben dört gözle bekliyorum aralığı. Rapunzel  prensi esir alıyor sanırım. Prense ise   inanılmaz muzip bir tipleme yapılmış. İşte buldum resmini, bakınız:)

20 Ekim 2010 Çarşamba

LİRİK BİR ŞARKI

     Yağmur dinmiş, dışarıda hafif bir rüzgar başlamıştı. Pencerenin camından söğüt ağacından dökülen yapraklara bakıyordu. Tüm kaldırım ıslak sarı yapraklar ile doluydu. Akşamın bu vaktinde cadde biraz hareketlenmiş, işten çıkmış insanlar ile dolmaya başlamıştı.


    Artık ofisten çıkmalıydı o da. Bütün gün bir iki görüşmeden başka bir şey yapamamış, hazırlaması gereken fiyat listelerini tamamlayamamıştı. Ne yapsam diye düşündü. Arayıp "Gelemeyeceğim" desem mi ? İşlerini bitirmek de istiyordu. Bütün gün aklını toparlayıp da kendini hesaplara verememişti. Aramaktan vazgeçti. "Ayıp olur kıza" diye düşündü. Zaten bir süredir yüzlerce anı ve ortak yaşanmış hazlardan örülü bir mabede sıkışmış kalmışlardı. Birbirini artık iyi tanıyan iki uyumlu insan olarak devam ediyorlardı yola. Kısa sayılamayacak bir zamandır beraberdiler.

    Her zamanki gibi buluşmaya geç kaldı. Derin bir nefes alarak oturdu yanına .Dıştan bakanın gıpta edeceği tipte bir uyumları vardı. İnsanların gözünde "Ne kadar güzel bir çift"tiler . Yemek yerken midesine bir yumruk yemiş gibi oldu bir anda. İçeride gürültü vardı. Bir yığın manalı bakış ve aşına yüz gördü. O bir şeyler anlatıyordu. Birilerine el sallıyor, yanlarına gelenler ile konuşuyordu. O anda durumunun "ofisteki hali" gibi olmaya başladığını fark etti. Orda olmak istemiyordu. Tüm benliği ile başka bir yerde olmak için kıvranıyordu. Yanında olmak, kokusunu duymak istediği bir başkasıydı. Nasıl yapmalıydı , bu bir yalandı, artık söylemeliydi. Durmalı, bu kabusdan uyanmalıydı. Bir şeyler yapmak istedikçe daha az kıpırdıyordu sanki. Ne zaman ve nerede konuşmalıydı. Telefonda mı söylemeliydi, mail mi yazmalıydı, eski usul bir ayrılık mektubu mu yazmalıydı, yüz yüze nasıl söylerdi. Cesareti yoktu. Terlemeye başladı . Onu orda o gece terk etmeliydi , yapamadı.

.................

       Kendini hiç bilmediği bir semtte gitmek üzere bir taksiye binmiş bulduğunda bunun çok doğru bir karar olmadığına emindi aslında.Sakalsız yanakları ve geniş alnı sıcacıktı. Bütün vücudu cızır cızır yanıyordu. Biraz sonra karşılaşacağı kişiyi düşündükçe tarifsiz bir yangın başlıyordu kalbinde. Dışarıda hava gecenin tüm gizemi ile daha da serin bir hal almıştı. Ceketinin içinde büzüldü. Taksinin koltuğuna başını iyice yasladı. Karanlık ve dar sokaklardan geçmeye başladılar, şehrin bu semtlerini hiç bilmiyordu. Aşina olmadığı bir kaç cami, bir iki kafe gördü. Tok ve umursamaz bir sesle "Abi geldik, burası ...................... dedi taksici.

     Taksiden indiğinde cep telefonu sessize aldığını hatırladı . Cevapsız arama yoktu.Bu durum onu hem sevindirdi hem de üzdü.

     Apartmana dıştan bakınca sadece iki dairenin ışığının yandığını gördü. Dördüncü kattı , emindi. İçeriden hafif bir ışık sızıyordu. Otomatiğe mi bassam, telefon mu etsem diye düşünürken kapının aralık olduğunu fark etti. Eliyle alnına düşen saçlarını geriye itti. Allahım dedi ben ne yapıyorum? Neden ben?

     Tam tıklatmak üzereyken yavaşça aralandı kapı. Onu gördü. Çil yavrusu gibi omuzlarına dökülmüş kumral saçları ve bal rengi gözleri ile bir ceylan gibi bakıyordu. Küçük bir çocuktu sanki ve lirik bir şarkı gibiydi. İçeri el ele girdiler ve usulca hiç konuşmadan sımsıkı sarıldılar. Ancak botanik bahçelerinde duyulabilecek kadar karışık bir koku yayıldı genzine. İçi yakan ıtırlı, egzotik ve sarsıcı bu koku oradan da sonsuza kadar silinmemek üzere hafızasına şifrelendi. O geceyi ne zaman hatırlamak isterse önce o kokuyu çağırdı belleğinde. Ya da tam tersine o kokuyu ne zaman hatırlasa o gece geldi tüm gizemi ile taptaze gözlerine...

18 Ekim 2010 Pazartesi

1. SINIF OKUTMAK


                  Öğrencilerin defterlerine baktım bugün yine. Tek tek,  hepsine yıldız attım, küçük notlar düştüm sevinsinler diye. Minik elleri ile nasıl yazmaya çalışıyorlar bir görseniz. "Ne zormuş bu elyazısı canım" diyorlar sanki bazen bakışları ile. Düz bir "e" yapmak varken ne öyle çengelli çengelli. Bazılarının terden avuçları nemleniyor, kimisinin küçücük dilleri dışarıda, of dercesine geriye atıyor kahküllerini minik Yaren.Yine de bırakmıyor yazmayı.
                    "Aferin çocuklar" diyorum onlara "Bu sınıftan ne yazarlar, ne şairler, ne doktorlar, ne mühendisler çıkacak ..." Bakıyorlar biraz şaşırıp. İyi bir şey söylediğimi hissediyorlar sonra. " Sizin  yazınız şahane olacak" diyorum onlara.Gösterdiğim heceyi hemen okuyan bir başkasına "Sen çok hızlı okuyacaksın kitapları" diyorum. Gülümsüyor... O da bana yetiyor.
                    Bazen korkuyorum aslında, ya okuyamazlarsa diye geçiriyorum içimden .  Aaaa diyorum iç sesime, sonra ne olacaklar bak görürsün, büyüsünler seni bile beğenmeyecekler, korkma sen. Kendimi rahatlatıyorum.
                    Gözlerine bakıyorum sonra, nasıl cinler var, nasıl pırıl pırıl  bakıyorlar. "Su mataranı askıya as" diyorum dalgın bir oğlana. "As" diye yankılıyor benim cümlemi .Gülüyor sınıf. "Arkadaşınız çok şakacı değil mi ?"diyorum, durumu toparlamak için.
                   Bazen ciddi durmam gerekiyor sınıfta. Ne yazık ki çok gülersem tepeme çıkıyorlar sonra. O yüzden   iki gülüp bir somurtuyorum arada. Bu arada eski sınıfımdaki bir grup öğrenci öbür binadan kalkıp geliyorlar her tenefüs. Onların da anlatacak ne çok şeyleri var. Branş öğretmenlerinin yaptığı herşeyi anlatmaya çalışıyorlar bana. Sınıfta kim ne demiş, derste kim konuşmuş, disipline kim gitmiş felan...Anlamıyorlar artık benim başka sevgililerim var. Kabullenemiyorlar. "Hadi geldiniz yardım edin bakalım" diyorum. Yeni öğrencilerimin yaptığı resimleri astırıyorum panoya eski öğrencilerime.  Hevesle asıyorlar. Zil çalıyor. Eskiler sınıflarına giderken yenileri gelip "Çok acıktım "diyor düğme burunlu sarı bir oğlan." Ben de, ben de" diyor diğerleri ."Beslenme yapalım mı? "diyorlar. "Hadi yapın bakalım "diyorum gülerek. "Oleyyyyy..." diye bağırıyorlar.                

15 Ekim 2010 Cuma

KAR

   Eğer hala bıraktığım şehirdeysen,
  Dizlerin kar içinde, yürüyor olmalısın.
  Güneşi seven çocuk kalbin üşüyordur.
  Şimdi desem ki "Çok göresim geldi seni"
  Ve desem  ki " Buz tuttu ellerim"
  Ve biliyorum henüz bulunamadı çaresi seni özlemenin...
 
 Kimsenin bilmediği bir kulübe var uzaklarda
 Kahverengi, sarı yapraklar çatısında
 Ordasın sevgilim...
 Boş ve soğuk odada otururken hasretinle kucaklaşıyoruz.
 Genzime tarçın kokusu doluyor.
 Ellerim sarıyor sıcacık ellerini...
 Yeşil, gri ve en çok siyah bakıyorsun
 Birden pencere açılıp yağmur içeri doluyor.
Bir köpek havluyor yakınlarda
Bir ürperti duyuyorum eşyasısız odada
Kapıyı çarpıp çıkıyorum.

Arabanın silecekleri çalışıyor durmadan
Radyoda bir erkek sesi
"Dön bebeğim,dön çaresiz başım..." diyor.
Adını heceliyorum
Bildiğim tüm aşk mısralarını adına ekliyorum...

11 Ekim 2010 Pazartesi

Leyladan geçme faslındayım
Mevlayı bulma yollarında
Leyladan geçme faslındayım
Mevlayı bulma yollarında
Majörler tükendi minörlere yolculuk
Buselik makamına buselik makamına
Aşk için söylenen her söze kandım
Pervane misali ateşe yandım
Gördüğüm her dilber ateştir bana
Mecazi aşka inandım güneşli havalarda
Buselik makamına buselik makamına
Buselik makamına buselik makamına
                                     Mazhar ALANSON

2 Ekim 2010 Cumartesi

              Yüksek ateşle  yatarken, sürekli burnumu çekip, gripten yaşaran gözlerimin buğusu ile,  bir elimde ıhlamur bardağı, bir elimde Ahmet Ümit ' in romanı ,kırgın ve suskun zaman geçiriyorum.
               Biraz kalkıp koltukta okumama devam edeyim diyorum. Evde herkes penyelerle dolaşırken ben kalın hırka , çorap ve polar bir battaniye ile gezinince çok komik  bir görüntü sergiliyorum. Ateşim var ama üşüyorum elimde değil.  Koridordan geçerken bir anda aynaya takılıyor gözüm. Kitabımın sayfalarına  gömülmek üzere koşuyorum içeriye. Ne iyi yapmışım da almışım bu kitabı diyorum, bizim buralara yeni geldi sanırım. Hani ilaç gibi geldi desem ,yalan olmaz.

29 Eylül 2010 Çarşamba


Unutma! Yüreğinde bir ismin imzası var.
Ve sen onu silemezsin, söküp atamazsın,... ne kadar uğraşsan da seninle beraber büyür içindeki sızı.
İlk önce onu hissedersin başkasına dokunduğunda. .
Unutma! Bir kere sevdin mi uzun uzun yanarsın. Sitemler öfkeler birikirken içinde, sen azalırsın.
Dilinde küfür elinde kadeh, eksik olmaz. Günler böyle geçer alışırsın.
Unutma! Sabahlar artık gecikir. İster sağa dön ister sola, gözüne uyku değil gidenin hayali gelir.
Kendini şiirlere verirsin. Elin sigaraya gider her on dakika da bir fena zehirlenirsin.
Unutma! Bir süre güvenmeyeceksin kimseye, kendine sığınacaksın.
Aşk konuşulduğunda sen susacaksın, of'larla ah'larla başlayacaksın her cümleye.
Çevrende senden başka herkes haksız olacak. Senin haklılığınsa çaresiz gidecek çöpe.
Unutma! Bir gün kaldığın yerden başlayacaksın. Biri seni bulacak. .
Önce korkacaksın eski acılara yakalanmaktan, biraz ürkeceksin.
Ne kadar dirensen de nafile. İnsansın sonuçta seveceksin.
Eski acılara bakıp da küsme sevdalara, gâvura kızıp da oruç bozulmaz.
Sök at kafandan acaba'ları! Bir kemik aynı yerden İki defa kırılmaz.
Artık kararmaz gecelerin. Bir daha yaşlar akmaz gözünden. Sabahların gecikmez.
Kim bilir ağladığın günlere gülersin. Bir defa öldün ya zamanında? Bir daha ölmezsin.

[ Can Yücel ]

27 Eylül 2010 Pazartesi





OTAĞ

Sevgilim, işte eylül
Ve işte senin usul usul seğiren yüzün.

Zaman ki sonsuzdur
Bitmemiş şiirler gibidir.

Bazı hüzünleri
Bazı nehirleri tutup anlatmak gibidir.

Biz ki zamanı tırnak içine alıp yaşadık
(İsteğin bulanık kıyısında).

Bundan değil midir bizim aşkımızda
Sürekli bir akşam hüznü vardır.

                             delta ve çocuk






İlhan BERK

Bu şiirin bu köşede yer almasına sebep olan Burcu Polat Çam' a sevgilerimle. 

26 Eylül 2010 Pazar

Eylül

Eylül sarışın sevgilim benim... Saçlarını savurarak ağır ağır rüzgarla dans eden.
Sıcaklığı hala tenimde gezinen, çok özleyeceğimi bildiğim hasretim.Ah Eylül! Sende nelerim gizlidir benim bir bilsen. Seni düşününce ilkokulun susamları yerlere saçılmış, simit satılan kantini gelir aklıma bir anda. Turuncu çantalı, saçları iki örgü, beyaz dantel yakası kolalı, siyah önlüğü ve kırmızı kurdelesi ile yedi yaşım yürür Ulugazi ye doğru. Her Eylül, İzmit'in her bir taşı anılarla dolu kaldırımlarında yürürken hep çınarlardan dökülen yapraklardadır gözüm. Yıllar önce saçlarına düşen Eylül yaprağını bir el uzanıp almıştı sevda dolu. O sarı çınar yaprağı kaç yıl durdu Türk Dil Kurumu sözlüğünün arasında."Eylül'de Gel" demişti Alpay şarkısında. Ben de her Eylül o gelmeyeni bekledim yıllarca. Sonra başka bir Eylül'de beklemekten vazgeçtim galiba. Sarı, asi, sıcak otuz üç Eylül geçti hayatımdan... Her Eylülde okullara koşturdum, bu Eylülde evdeyim. Sarı, minik, tatlı bir bebek var şimdi kucağımda. O elindeki çıngırağını sallayıp, bilgisayarda yazı yazan annesine bakarken , ben yaşamayı umduğum diğer Eylüllere göz kırpıyorum ve pencereden içeri dolan ılık Eylül rüzgarı gülümserken kahvemi yudumluyorum.

19 Eylül 2010 Pazar


        DELİL
                    Tüm gün ağlasam ve adını sayıklasam, duyar mısın kaybolduğun şehirlerde beni? İşte hiç bir iz yok senden, sanki hiç yaşamamış, hiç olmamışsın gibi. Sadece resimler elimde kalan varlığına delil olarak.Yıllar geçse de biliyorum bir yerlerde olduğunu. Bazen belki de uykudadır şimdi diyorum, kumral kirpikleri çoktan kapandı, derin ve içli bir soluk dökülüyor  dudaklarından.
                  Bu gün günlerden pazar ;sakin bir gün geçirmişsin gibi geliyor bana. Zira pek de sevmezsin gezmeyi. Mesela seni hiç düşünemiyorum kalabalık bir parkta otururken  insanların arasında. Ya da bir partide düşünemiyorum eğlendiğini. Hatırladığım kadarıyla, sen ve ben hiç yürümedik elele bir cadde boyunca, hiç değmedi bedenlerimiz birbirine öylesine. Derin ve ıssız bir koyda dalış yaptığımız günden beri en son bana bakışın geliyor şimdi aklıma. Sahi neden mercanlar o kadar pembeydi?    

17 Eylül 2010 Cuma

             Maraton Başlıyor:))
        
           Bu yazıyı yazarken bir yandan çok sevdiğim bloglara bakıyorum, bir yandan çenesi hiç durmayan beş yaşındaki sevimli oğluma laf yetişitiriyorum.
           Bu arada elime bugün geçen Bölge Zümre Öğretmenler Toplantısını okuyayım diye çantamı karıştırıyorum.
           Büyük oğlum ise sekizinci sınıfa geçti ve biz ne rahat anne babayız ki dershaneler başlamış, üç hafta geçmiş hiç ilgilenmemişiz. İşte şimdi eşim ve oğlum dershanelerle görüşmeye gittiler.
           Bu arada aygaza koyduğum iki tencere yemekte gözüm, güzel pişmeleri lazım, zira çok ta açım.
           Bu gün okula gitmek için hazırlanırken gözüme siyah topuklu ayakkabılarım takıldı. Neden olmasın giyeyim dedim. Üstüne de tam uygun bir etek ve ceket giydim.Benim minik öğrencilerime hoş görüneyim . Herşey çok iyiydi taki son derse kadar. Son derste ayakkabı ayağımı çok acıtmaya başladı.
           Neyse zil çaldı ve minikleri ailelere teslim edip kendimi can havli ile eve atıp, ayakkabıları verdiği acıyı unutana kadar giymemek üzere  rafa kaldırdım. Oysa çok paralar dökerek ve çok ta severek almıştım kendilerini. İşte sizinle kutuya girmeden önceki son halini paylaşıyorum.
          Pazartesi  okula giderken en rahat ayakkabımı giymeye karar verdim.           

16 Eylül 2010 Perşembe

                    İşte benim gibi  romantik film sevenlere önerebileceğim bir şaheser. Konusunu anlatıp gizemini bozmak istemiyorum. Bol dıgıdıklı, kabarık etekli, teknolojinin bizi esir almadığı zamanlarda geçiyor dememe bile gerek yok sanırım. Afişinden zaten belli oluyor değil mi?   
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu / İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük.”
Bu iki dize Cemal Süreya’nın güzel mi güzel; hem coşkulu hem alabildiğine kırgın şiiri “Aşk”tan...

Başka severim bu dizeleri.

Çünkü benim gözümde sevgiyle aşk arasındaki o pek kritik ve ince farkın altını çizerler.“Bir kere öpsem ikinin hatırı kalır” sevginin tanımı gibidir.

Ama “iki kere öpeyim” deseniz, üçün boynu bükük kalıyorsa ve bu hep böyle sürüp gidiyorsa, âşıksınızdır.

Sevmek sosyaldir; bir gözü hep dışarıdadır hem; görünmek, görmek ister.

Flört, uyum, şu bu aramadan yıldırım gibi düşen aşk öyle midir ya!

Aşk tersine, dışarıya değil kendine bakar; kördür, görmez!
Aslında tek kişilik ama bilemediniz, en fazla iki kişilik bir dünyadır. Azıcık asosyaldir.
Nitekim Süreya aynı şiirde ne güzel vurgular bu gerçeği:
“Ki Karaköy köprüsüne yağmur yağarken / Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti / Çünkü iki kişiydik.”
......

Haşmet Babaoğlu

15 Eylül 2010 Çarşamba

                    
                   İşte bu...
                   Bu resim ...
                   Bu resimdeki zamanlarda geçen bir film izlemeye acayip ihtiyacım var. Şimdi canım sinemada olup, ne diyorlar bilen bilir ben çok anlamam; "dönem filmi" midir nedir? İşte onlardan birini seyretmeye ihtiyacım var. Romantik bir şeyler seyretmem lazım. Lortlar, leydiler zamanım geldi.
                  Baktım da vizyonda da hiç öyle birşeyler yok. Şu anda sinemalarda benim yarama tuz basacak bir film görünmüyor. Yok artık bin defa seyrettim, " Aşk ve Gurur"
seyretmeyeceğim. Hem çok uzun, hem de ezberledim artık.
                  Oysa bu akşam Spartaküs seyretmeyi konuştuk. Hiç ruh halime uymayacak. Ne yapalım bakalım şansımıza ne çıkacak.


                                             ELLERİMLE BÜYÜTTÜĞÜM
             Onları ilk gördüğümde sadece düşündüğüm şey , ne kadar minik olduklarıydı. Küçücük insanlardı. Aynen benim gibi elleri ve gözleri vardı ve benim gibi oyuncuydular. Önce sıra olduk ve birbirimizi süzdük dikkatle. Daha çok onlar beni süzdüler galiba. Ben bir taneydim. Onlar ise üç düzine kadar. Bu "öğretmen, öğretmen" dedikleri neye benzer bir şey acaba diye baktılar.Sonra benim de onlar gibi olduğumu anladılar galiba.
                   İnanılmaz şekerler hepsi. Çok komikler, her söyledikleri çok komiğime gidiyor da zor duruyorum gülmemek için, alınmasınlar diye. Dudaklarımı ısırıyorum, bazen komik sesler de benden çıkıyor, bakıyorlar bana. Öğretmen krize mi girdi diye...
                   Bugün  el kasları gelişsin diye hamurdan elmalar, bebekler, kuleler, koltuklar, toplar yaptılar büyük bir sabırla. Oynadılar rengarenk hamurlarla hevesli hevesli. Boyalarını çıkarıp resim yaptılar sonra istedikleri renklerle.
                   En sonunda birisi dedi ki, ağlamaklı bir sesle "Öğretmenim çok acıktım ne zaman yemek yiyeceğiz acaba?"
                               

6 Eylül 2010 Pazartesi

                                            EYLÜLDE GEL      

                                           Tatil geldiği zaman
                                           Ağlarım ben inan
                                           Gidiyorsun işte
                                           Arkana bakmadan
                                           Nasıl geçer bu yaz
                                           Ne olur bana yaz

                                           Sen sen sen
                                           Sen bir ömre bedel
                                           Yok yok yok
                                           Gitme gitme gel
                                           Eylülde gel

                                          Okul yolu sensiz
                                          Ölüm kadar sessiz
                                          Geçtim o yoldan dün
                                          İçim doldu hüzün

                                          Yapraklar solarken
                                          Adını anarken
                                          Bekletme ne olur
                                          Eylülde gel 

                                         Konuşmadan yürüyelim gireyim koluna
                                         Görenler dönmüş hem de mutlu diyecekler
                                         Ağaçlar sevinçten başımıza konfeti gibi
                                         Yaprak dökecekler ...







    Bu şarkıyı çok severim. Her eylül  geldiğinde de söylerim. Bir kızın okulundan birine aşık olduğunu ve eylülün gelmesi ile okula başlayıp sevgilisine kavuşmasını hayal ederim...

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Gece bütün siyahlığı ile inmişti odaya. Karyolanın demirine tutunarak hafifçe vücudunu yukarı çekti. Birkaç gündür kesmediği sakalları ona daha melankolik bir hava vermişti.Dalgalı kumral saçları, ince kemikli bir yüzü vardı. Kısık gözlerini hafifçe araladı. Kumral kirpiklerinin arasından kısa bir an bakarak, baş ucundaki lambaya uzandı.


Eflatun bir ışık yayıldı odaya.

Saatlerdir yatıyor olmalıydı. Yaşadıklarını düşündü birden, sarsıldı . Bacaklarını karnına doğru çekti . Üstündeki ince örtü ile tüm bedenini sardı. Yine uyumak, yine uyumak ve her şeyi unutmak istiyordu. Hafif bir iç çekişle uykuya dalarken, ılık bir kaç damla gözyaşı yanaklarına süzüldü. Derin ve sakin bir uykuya kendini bıraktı.

Bir yaz günü başlamıştı her şey. Eskiden yazları tüm aile kaldıkları denize yakın bu ev ;çocukluğuna ait hatırladığı pek çok anısının geçtiği yerdi. O yıllarda yan sitenin çocukları ile aralarında maç yaparlardı. Uzun yaz geceleri sahile inip dondurma alırlar, ilerideki derede balık tutarlar, ormanda hamak kurup yıldızlara bakıp kızlardan konuşurlardı.

Gündüzleri bir başka hareketli geçerdi.Anneler denizden gelip küçükleri bir de evde duşun altına sokardı. Daha sonra çarçabuk hazırladıkları, kekler, kızartmalar, hamurlar ile çay eşliğinde çardağın altında sohbete başlarlardı. Kızarmış yüzünü özenle aynada inceler , her gün değişen bedenine hayret ederek el ve ayaklarına bakardı. O yıllarda pek te yakışıklı olmadığına inanır ve değişmez bir yazgıymış gibi kızlardan biraz da uzak durudu.

Ailesinin gelmeyi planlamadığı bir hafta sonu, işlerin yorgunluğunu biraz atarım diye yalnız gelmişti . Kocaman evde uyandığı ilk sabah sahile kadar bisikletle gidip alışveriş yapmış, demli bir çayla başlayan güzel bir kahvaltı ile güne başlamıştı.

                                  Umarım zaman ve mekan bulursam, devam edecek...

26 Ağustos 2010 Perşembe

LİRİK BİR ŞARKI

     Yağmur dinmiş, dışarıda hafif bir rüzgar başlamıştı. Pencerenin camından söğüt ağacından dökülen yapraklara bakıyordu. Tüm kaldırım ıslak sarı yapraklar ile doluydu. Akşamın bu vaktinde cadde biraz hareketlenmiş, işten çıkmış insanlar ile dolmaya başlamıştı.


    Artık ofisten çıkmalıydı o da. Bütün gün bir iki görüşmeden başka bir şey yapamamış, hazırlaması gereken fiyat listelerini tamamlayamamıştı. Ne yapsam diye düşündü. Arayıp "Gelemeyeceğim" desem mi ? İşlerini bitirmek de istiyordu. Bütün gün aklını toparlayıp da kendini hesaplara verememişti. Aramaktan vazgeçti. "Ayıp olur kıza" diye düşündü. Zaten bir süredir yüzlerce anı ve ortak yaşanmış hazlardan örülü bir mabede sıkışmış kalmışlardı. Birbirini artık iyi tanıyan iki uyumlu insan olarak devam ediyorlardı yola. Kısa sayılamayacak bir zamandır beraberdiler.

    Her zamanki gibi buluşmaya geç kaldı. Derin bir nefes alarak oturdu yanına .Dıştan bakanın gıpta edeceği tipte bir uyumları vardı. İnsanların gözünde "Ne kadar güzel bir çift"tiler . Yemek yerken midesine bir yumruk yemiş gibi oldu bir anda. İçeride gürültü vardı. Bir yığın manalı bakış ve aşına yüz gördü. O bir şeyler anlatıyordu. Birilerine el sallıyor, yanlarına gelenler ile konuşuyordu. O anda durumunun "ofisteki hali" gibi olmaya başladığını fark etti. Orda olmak istemiyordu. Tüm benliği ile başka bir yerde olmak için kıvranıyordu. Yanında olmak, kokusunu duymak istediği bir başkasıydı. Nasıl yapmalıydı , bu bir yalandı, artık söylemeliydi. Durmalı, bu kabusdan uyanmalıydı. Bir şeyler yapmak istedikçe daha az kıpırdıyordu sanki. Ne zaman ve nerede konuşmalıydı. Telefonda mı söylemeliydi, mail mi yazmalıydı, eski usul bir ayrılık mektubu mu yazmalıydı, yüz yüze nasıl söylerdi. Cesareti yoktu. Terlemeye başladı . Onu orda o gece terk etmeliydi , yapamadı.

.................

       Kendini hiç bilmediği bir semtte gitmek üzere bir taksiye binmiş bulduğunda bunun çok doğru bir karar olmadığına emindi aslında.Sakalsız yanakları ve geniş alnı sıcacıktı. Bütün vücudu cızır cızır yanıyordu. Biraz sonra karşılaşacağı kişiyi düşündükçe tarifsiz bir yangın başlıyordu kalbinde. Dışarıda hava gecenin tüm gizemi ile daha da serin bir hal almıştı. Ceketinin içinde büzüldü. Taksinin koltuğuna başını iyice yasladı. Karanlık ve dar sokaklardan geçmeye başladılar, şehrin bu semtlerini hiç bilmiyordu. Aşina olmadığı bir kaç cami, bir iki kafe gördü. Tok ve umursamaz bir sesle "Abi geldik, burası ...................... dedi taksici.

     Taksiden indiğinde cep telefonu sessize aldığını hatırladı . Cevapsız arama yoktu.Bu durum onu hem sevindirdi hem de üzdü.

     Apartmana dıştan bakınca sadece iki dairenin ışığının yandığını gördü. Dördüncü kattı , emindi. İçeriden hafif bir ışık sızıyordu. Otomatiğe mi bassam, telefon mu etsem diye düşünürken kapının aralık olduğunu fark etti. Eliyle alnına düşen saçlarını geriye itti. Allahım dedi ben ne yapıyorum? Neden ben?

     Tam tıklatmak üzereyken yavaşça aralandı kapı. Onu gördü. Çil yavrusu gibi omuzlarına dökülmüş kumral saçları ve bal rengi gözleri ile bir ceylan gibi bakıyordu. Küçük bir çocuktu sanki ve lirik bir şarkı gibiydi. İçeri el ele girdiler ve usulca hiç konuşmadan sımsıkı sarıldılar. Ancak botanik bahçelerinde duyulabilecek kadar karışık bir koku yayıldı genzine. İçi yakan ıtırlı, egzotik ve sarsıcı bu koku oradan da sonsuza kadar silinmemek üzere hafızasına şifrelendi. O geceyi ne zaman hatırlamak isterse önce o kokuyu çağırdı belleğinde. Ya da tam tersine o kokuyu ne zaman hatırlasa o gece geldi tüm gizemi ile taptaze gözlerine.

     Günün ilk ışıkları ile uyandığında kendini hiç bilmediği bir koltukta, tam da olmak istediği kişinin yanında, olmak istediği adam olarak buldu. O an sonsuza dek sürsün istiyordu, hiç bitmesin ve öylece mühürlü kalsın her şey...

24 Ağustos 2010 Salı

                                             KENDİMİ OKULA HAZIRLAMA YAZISI

    Az kaldı bir süre sonra ben de çalışanlar kervanına geri döneceğim. İki aylık tatilim bitmek üzere. Herkesin zannettiği gibi üç ay değil çünkü. Eylül bir oldu mu ben en güzel kıyafetimi giyer okulumun yolunu tutarım. Karneler dağıtılır ya haziranın ortasında bizim işimiz bitmez biz o ayın sonuna kadar okula gidip gelmeye devam ederiz.
    Bu yıl birinci sınıf oluyorum. Kimler kimler başlayacak bakalım okula. Tanrım diyorum lütfen bana yardım et.Onların iyi birer insan olmalarına katkım olsun.
    Ancak ben mini mini bebelere öğretmenlik yaparken arada bir kendimi kaybedersem beni toplayın e mi.     Onlar birinci sınıf olacaklar ben onlardan çok korkuyorum. Siz hiç 35-40 tane yedi yaş ile altı saat geçirdiniz mi? Hem de haftada beş gün. Yılda dokuz ay... Of of benim dertli başım. Şimdi ben onlara dayanamam Sunay Akın şiirleri okurum. Orhan Veli' nin aşklarını anlatırım(!)Attila İlhan "Yağmur Kaçağı" derim. Herkes hayalindeki ağacı çizsin,şimdi biraz da dans edelim derim Ajda dinletirim. Alt kattaki öğretmen gelir sınıf ta ben yokum zanneder ve beni çılgınlar gibi çocukların ortasında dans ederken görür. Hayret dolu gözlerle bakar ve"Pardon hocanım, siz yoksunuz zannettim "der. Benim sınıfım her zaman okulun en yaramaz  sınıfı olur ama nedendir okul birincileri de hep aynı sınıftan çıkar.
   Beden Eğitim derslerinde beraber yakan top oynarız, mendil kapmaca ve kesinlikle miniklerle yağ satarım, bal satarım....Hemen hemen her derste bir oyun oynarız. Yoksa benim de canım sıkılır. Projeksiyonumuzu açarız, biraz VİTAMİN almamız gerek çünkü, sonra AKILLI SINIFA bakarız konumuz ile ilgili neler var diye. Sınıf içinde ortak çalışmalar yaparız en renkli kalemlerimizle. Asarız onların en küçüğünü bile panomuza...
    Bekleyin çocuklar şekerler, balonlar , küçük hediyeler ile ilk gün sizi kucaklamaya hazır öğretmeniniz şimdi biraz dinlenmede...

23 Ağustos 2010 Pazartesi

ŞEHİR ve KADIN
Herkesin şehirden kaçmayı istediği şu günlerde ben  deliler gibi kendimi şehre attım. Öyle özlemişim ki  kalabalıkları işte dedim " Ben buraya aitim."
     Bir süre olsa da doğa da yaşamak bana çok iyi gelmiş. Son zamanlarda beni sıkan her şey çarşıya gidince gözüme çok şirin gözüktü birden.
     Önce kendimi aylardır gitmediğim bir güzellik salonunun önünde buldum. Ne zamandır kestirmediğim saçlarım konusunda radikal bir karar vardı kafamda. Kuaförüm beni görünce oldukça şaşırdı. Gözlerinden "Siz yaşıyor musunuz?" sorusu geçti bir an ama nazikçe hatırımı sormakla yetindi. " Ne yapıyoruz saçları?" dediğinde "Kendi rengine dönsün, önce boyayın" dedim.  "Hay hay..." dedi.Elime bir bayan magazin dergisi verdi ve ben sayfaları karıştırmaya başlamışken boya işlemi bitmişti bile. Öyle kaptırmışım ki kendimi  Ahmet Hakan'ın bayan dergisine yaptığı röportajı okurken ...
   "Evet renk aslına döndü sanırım, fön mü çekiyoruz?" dedi. "Hayır" dedim. "Kesim  olsun." "Şöyle istersen bir kat atalım, saçlara bir hareket olsun deyince, elimdeki resmi gösterdim." Katie Holmes gibi kesin" dedim.
Şaşkınca baktı, sonra toparladı. Oldukça kısa  kesilmiş bir saç göstermiştim resimde." İnan çok yakışacak, daha önce neden kestirmedim diyeceksin " dedi.
   Ameliyata hazırlanan bir oparatör gibi siyah bir kumaş çantayı tırrrrtttt... diye masaya açtı. İçinde uçları değişik biçimlerde  kesim makasları vardı. Bir tabura çekerek oturdu ve başladı kesmeye.
   Hayatta en sevmediğin şeyler nedir deseler; bir saç kestirmek, iki sütüdyoda fotoğraf çektirmek, üç  terzi de elbise diktirmek diyebilirim hemencecik. Çünkü ipler tamamen başkasını elinde. Şöy durun, şöyle bakın, başınızı indirin, kımıldamayın, dikkat şimdi çekiyorum, son provayı alıyorum... Öf patlarım ben, sıkıntı gelir.
Of nihayet bitmişti. Neyse dayandığıma deydi. Sonuç istediğim gibi olmuştu. Sevdim bu saçları. Hem de acayip derecede hafifledim. Ensem boştu. Gerçekten neden daha önce kestirmedim ki... Yazın sıcağında o saçlarla gezdim.
   Neşeli adımlarla dışarı çıktım. Alışık olduğum üzere siyah güneş gözlüklerimi takıp ikinci soluğu çok sevdiğim bir butikte aldım. Dayanamadım  birbirinden neşeli iki tişört, bir bulüz aldım. Koşar adım köşedeki kahveciden taze çekilmiş Türk kahvesini çantama attım.
   Şimdi ramazan ve evde beni bekleyen "açları" düşündüm.Ne yapıyorlar diye bir arayayım dedim. Aman da aman beni nasıl özlerlermiş. Dört saat ortadan kayboldum, geldim klimanın karşısında simit gibi dizilmişler, kuzu gibi yatıyorlar. Halsizlikten elleri, kolları kalkmıyor tabiki...  
   Neyse gece dönüş yolunda şunu düşündüm bu gün çok keyifli bir gün geçirmiştim." Uğultulu Tepeler"deki  minik eve doğru giderken, gelipte göremediğim tüm sevdiklerime geriye doğru bakıp bir el salladım. Neyse önümüzde uzun bir "kış" mevsimi var. Sinemalar, caddeler,  Kahve Dünyası  sohbetleri  ve daha sürü şey bizi bekliyor. 

20 Ağustos 2010 Cuma

                                             
                                                           BÖRTÜ BÖCEK

           Yazın tüm sıcaklığını gösterdiği şu günlerde ben yazlıktayım. Bir ayağım sürekli bahçede. Ha babam çiçek ve böcek ile haşır neşirim. Bu akşam çamaşırları toplarken bir şarkı mırıldanıyordum ormana bakan bahçede. Kulağımın üstünde büyükçe bir böcek hissettim birden. Uçup gelip sağ kulağımı tamamına yerleşti. Büyük olasılıkla  yeşil dev çekirgelerden biriydi. Tüm çabamla çığlık çığlık ondan kurtulmaya çalıştım. Koşarak eve gelip oğluma saçlarımda bir şey var mı? diye bakmasını istedim." Yok anne inan yok, yok "demesi içimi rahatlattı. Biraz sonra huylandım, çamaşırları koltuğa bırakıp doğru saçlarımı yıkamaya koştum.
          Aslında alıştım envayi  çeşit haşerata burada. Geçen gün tam terliklerimi  ayağıma geçireceğim o da ne? Bir kurbağa gelmiş ziyaretimize. Yavru mu yavru nasıl şirin.  Tabi hemen evin erkekleri devrede. Ömrümde görmediğim yaban arıları, tip tip örümcekler ve kelebekler...     
          İzcilik kamplarında  alışmışım hepimiz çadırda uyurduk. (Şimdilerde  sıklıkla barakalarda izcilik yapılıyor.) Ben böylesinden hiç keyif almayacağıma eminim. İzcilik biraz çileli olmalı bence. Yoksa ne anlamı var evde kalır gibi olur herşey. Konfor olmamalı fazla. Doğa ile daha fazla bütünleşilmeli.  Misal gece soğuk olur en kalın polar kazağınızı giyip, uyku tulumunun içinde bir tek yüzünüz gözükecek şekilde yatarsınız. Kulaklarınıza peçete tıkayıp, kulak böceklerinden korunmaya çalışırsınız; sabah olunca güneş çadırın tavanından yüzünüze vurur, gözlerinizde güneşi hissederek uyanırsınız. Terlemişsinizdir. Çadır ister istemez ısı farkından çiğ yapar yüzünüzde  damlalar gezer. Sıcak su yoktur, duş muş bir hayal. Hemen üstünüzdeki kalın kıyafetlerden kurtulup rahatlamak istersiniz. Gece üç- beş nöbetinde değilseniz yine de biraz uykunuzu almışsınızdır. Kahvaltıda kuyruk vardır. Kocaman kupanızla çay kalsında içebileyim diyerek  mahmur gözlerle liderinizi ararsınız. O çoktan kalkmış, dirilmiş, zıpkın gibidir maşallah. "Günaydın liderim" dersiniz. "Günaydın sabah teftişi için çadırın hazır mı?" diye bir soru patlatır. İşte bittiğiniz andır. " Gece çadırıma su girdi, matım kaydı, uyuyamadım, nöbetim vardı ,fularım çalındı, sabah botlarımı kaybettim" diyemezsiniz. Yutkunursunuz, gömleğinizi düzeltmeye çalışıp , oba arkadaşlarınızın yanına fırlarsınız.
    Ne güzel günlerdi.,ne güzel. Mutlaka  şakalar yapılır, yeni bir oyun öğrenilir, yeni arkadaşlar edinilir, unutulmaz anılar ile eve dönülürdü.
   Dağlarda kaldım, orman kamplarında sabahladım, tepe ve düzlüklerde kilometrelerce yürüdüm, gece yarıları mağaralara girdim, dere kenarlarında karanlıklarda kamp yaptım, sahilde çadırda kaldım ama buradaki haşerat ile bağlantım kadar başka  yerde  hiç rabıta kuramadım.
    Şu anda  balkonda ben bu yazıyı yazarken, masanın  ucunda işaret parmağım kadar bir çekirge, yeşil mi yeşil  antenlerini  sallıyarak  beni izliyor. İşte şimdi de çakal sesleri geliyor. "Hadi canım "demeyin... Sitenin arkası orman ama tel örgüler var çok şükür yoksa içeri girecekler.
    İşte böyle bizim buralardan haberler. Bir de diyorsunuz ki yazmıyorsun. Ne yazayım? Herkesle " Merhaba Dinçer amca, Nasılsınız Ömür Hanım" muhabbeti .Ne romantizim kalıyor, ne bişey. Sadece börtü böcek ve her gün biraz daha kararan iki yaramaz çocuğum  ve ben, bir de enfes bir deniz.                      

9 Ağustos 2010 Pazartesi

                                                TATİLLER VE BİZ
  Her şey filmlerdeki gibi olsaydı. Mesala Roma Tatili filmindeki gibi. Ben Audrey Hepburn  gibi o da Grogery Peck olsaydık.
  Romantizm mi bir kenara bırakamam asla ama tatillerle ilgili gerçekleri de söylemeden edemeyeceğim.
  Düşününce karar  verdim de tatilde bir kere çok yemek yeniyor. Yiyemeseniz bile gözünüz kalıyor.
  Çocuklar arkadaş arıyor, bulamazlarsa sıkılıyor, bulsalar bir süre sonra tartışıyorlar.
  Büyükler şöyle bir uzatsam bacaklarımı da  otursam diyor. Bir türlü uzun uzadıya oturulamıyor.
  Denize girsek bir süre sonra üşüyoruz.Çıkınca güneşlensek terliyoruz.
  Tüm hamaklar siz gitmeden kapılmış.
  Oda da rutubetli, klima illaki ya bozuktur, ya da çok soğutur.
  İşten mutlaka birileri arar. İki de bir bir şeyler sorar.
 Yakın akrabalar "O tatildesiniz, vay.." muhabbeti yapar.
  Anneler "Aman yavrum arabayı hızlı sürmeyin, güzel güzel gidin, dönün" diye sıkı sıkı tembih eder." Sanki hiç gitmenizi istemezler.
 Uçakla gidiyorsanız, uçak ya rötar yapar, ya da  inişte valiz beklerken başlar ilk stres.  Bir sürü senaryo.
  Tatil diye bir şey yok aslında.
  Hani bazı insanlar derler ya "Ben aşka inanmıyorum" felan. Ben de "Tatile inanmıyorum" .
  Amaaaaa.... kaçmak ruhunuzda varsa, bir yanınız sürekli gezgin yaşıyorsa, bir kenarda her an bir yerler görmeye gidebilirim diye araştırma içindeyseniz ve vakit biriktirecek direnciniz varsa biz iflah olmayız. Evde bize rahat batar. Olsun ben gelince çamaşır yıkarım, boş duran evde tozlanıyormuş vay, valiz de taşırım, illaki gitmem gerek, her türlü duruma uyarım diyorsanız  o zaman daha çok yolculuk var bizleri bekleyen.
 Hem gideriz hem mırıldanırız. "Yollarda bulurum seni..."

8 Ağustos 2010 Pazar

                                          EVE DÖNMEK
     Oh çok şükür kısa süreliğine de olsa eve döndüm diye düşünüyordum. Daha asansörden inip, anahtarı deliğine sokup ilk çevirmeyi yaptığım anda büyük oğlum ile ikimizin kapıyı omuzladığımızı, bilgisayarı kapmak için itiştiğimizi o an farkettim. Bir yandan gülüyor, bir andan itişiyorduk.
     Kendisi henüz gençliğinin tazecik günleri yaşıyor. Hem sonra büyüdüğü bu eve de acaip düşkün. Eski yuvama kavuştum, kardeşimle aynı odayı paylaştığım küçük evden  de kurtuldum diye düşünüyordu sanırım. Uzatacak bacaklarını bilgisayarda oyunlar oynayacak, top oynarken çürüttüğü dizlerini dinlendirecekti.
    Oysa onun kadar enejik, gençliğinin hiç bitmeyen baharını yaşayan birisi daha vardı evde. Ama  hak ediyordum artık ben de bilgisayarda rahat rahat vakit geçirmeyi. Ben değil miydim taaa yürüyüp yaz sıcağı gecelerde internet kafeye gidip blog yazan. Ben değil miydim, yan sitenin bekçisini kafalayıp, internet şifrelerini öğrenip, kırık bir notbook ile havuzun ordan daha iyi çekiyor diye karanlıklarda tenhalarda "bu kadın burada ne yapıyor bu saatte?" diye meraklı bir kaç komşuya yakalanan . Ben değilmiydim uykusuz gecelerde aya bakıp aşkın mapushane/ içinde ben mahkum/ saçların parmaklık/ gözlerin gardiyan olsun mırıldanan. (Bunun konu ile bir bağlantısı yok aslında.) Ben de onun kadar hak ediyordum artık bilgisayar başında takılmayı.
   Tam o esnada cep telefonum çaldı. Oğlum bilgisayarı kaptı. Anne sen de diğer anneler gibi olsana biraz türünden birkaç cümle duydum galiba. Oldum olası telefonda uzun uzadıya konuşmayı hiç sevmem. Yüz yüze konuşmaya ise doyamam. Bu yazıda dallanıp budaklandı zaten nasıl bağlasam da bilemiyorum.
  Tek istediğim bir gün birilerinin bu yazdıklarımı okuyup, Vay be, ninem de gençken biraz tuhafmış ha! gibinden bir şeyler düşünmesi olabilir belki de...

6 Ağustos 2010 Cuma

                                                            YAĞMUR KAÇAĞI

                                                     elimden tut yoksa düşeceğim
                                                     yoksa bir bir yıldızlar düşecek
                                                     eğer şairsem beni tanırsan
                                                    yağmurdan korktuğumu bilirsen
                                                    gözlerim aklına gelirse
                                                    elimden tut yoksa düşeceğim
                                                   yağmur beni götürecek yoksa beni


                                                     geceleri bir çarpıntı duyarsan
                                                    telâş telâş yağmurdan kaçıyorum
                                                    sarayburnu'ndan geçiyorum
                                                    akşamsa eylül'se ıslanmışsam
                                                    beni görsen belki anlayamazsın
                                                    içlenir gizli gizli ağlarsın
                                                    eğer ben yalnızsam yanılmışsam
                                                    elimden tut yoksa düşeceğim
                                                    yağmur beni götürecek yoksa beni


                                                                      ATTİLA İLHAN
       Bu gece yağmur kaçağı şiirindeki duygular ile sarmalanmışım...
       Susamışım,yalnızım  ve gözleri aklıma gelmiş...
       O bir şair ve ben onu görsem tanıyamam, şiirleri kadar uzağım ona...

            

1 Ağustos 2010 Pazar



                                                  İNTERNET CAFEDE BLOG YAZMAK
              Bu gece artık dayanamadım ve tüm planları altüst edip kendimi bir internet cafeye attım. Kimler neler yazdı meraktan ölüyordum doğrusu. Önce kendime gelen yorumlara baktım.Daha sonra sevgili Hayal Kahvem ve Sonbahar neler yazmışlar okudum. Oh huzura erdim.Tabiki diğer çok sevgili bloglarıma da bakmayı unutmadım.
             Okudum herbir satırı buram buram ter dölerek. Buranın kapısı bile olmamasına rağmen inanılmaz sıcak bir yer. Sağımda solumda bir sürü küçük insan.Cüce değiller tabiki yaşları 10-16 arası gibi. Kimisi oyun derdinde kimisi de msnde ...
            Herşeyi bırakıp kaçtım ya ben buraya, herkesten uzak mı kalmak istedim acaba? Alışkanlıklarımı da burakacaktım ya öbür evde. Bilgisayarsız  olacaktım ne güzel. Sadece deniz, doğa, sandaletlerim ve şile bezi beyaz tuniğim...
            İtiraf ediyorum yapamadım.
            Yetmiyorlar bana.
            Ben arada kaçıp bu cafeye kendimi atmalıyım. Terden erisem de yazılanları okumalıyım.
            Dışarısı cıvıl cıvıl insan seli. Tüm sahil kasabalarında olduğu gibi geceler bir başka renkli. Gündüz yüzüp sonra dinlenenler şimdi "gecelere akacaklar"...
            Bense en fazlası bir dondurma kapıp kaçacağım aralarından. Daracık yollu  ve duvarları begonvil  kaplı bahçeli evlerin arasından kendi evime doğru yüreyeceğim. "Oh" diyeceğim kendimi balkondaki şezlonga atıp "Gece ne güzel " değil mi?
           Orman seven eylül erkeği, deniz seven şubat kızına gülümseyecek ve bir yaz gecesi daha başlayacak.