28 Ağustos 2010 Cumartesi

Gece bütün siyahlığı ile inmişti odaya. Karyolanın demirine tutunarak hafifçe vücudunu yukarı çekti. Birkaç gündür kesmediği sakalları ona daha melankolik bir hava vermişti.Dalgalı kumral saçları, ince kemikli bir yüzü vardı. Kısık gözlerini hafifçe araladı. Kumral kirpiklerinin arasından kısa bir an bakarak, baş ucundaki lambaya uzandı.


Eflatun bir ışık yayıldı odaya.

Saatlerdir yatıyor olmalıydı. Yaşadıklarını düşündü birden, sarsıldı . Bacaklarını karnına doğru çekti . Üstündeki ince örtü ile tüm bedenini sardı. Yine uyumak, yine uyumak ve her şeyi unutmak istiyordu. Hafif bir iç çekişle uykuya dalarken, ılık bir kaç damla gözyaşı yanaklarına süzüldü. Derin ve sakin bir uykuya kendini bıraktı.

Bir yaz günü başlamıştı her şey. Eskiden yazları tüm aile kaldıkları denize yakın bu ev ;çocukluğuna ait hatırladığı pek çok anısının geçtiği yerdi. O yıllarda yan sitenin çocukları ile aralarında maç yaparlardı. Uzun yaz geceleri sahile inip dondurma alırlar, ilerideki derede balık tutarlar, ormanda hamak kurup yıldızlara bakıp kızlardan konuşurlardı.

Gündüzleri bir başka hareketli geçerdi.Anneler denizden gelip küçükleri bir de evde duşun altına sokardı. Daha sonra çarçabuk hazırladıkları, kekler, kızartmalar, hamurlar ile çay eşliğinde çardağın altında sohbete başlarlardı. Kızarmış yüzünü özenle aynada inceler , her gün değişen bedenine hayret ederek el ve ayaklarına bakardı. O yıllarda pek te yakışıklı olmadığına inanır ve değişmez bir yazgıymış gibi kızlardan biraz da uzak durudu.

Ailesinin gelmeyi planlamadığı bir hafta sonu, işlerin yorgunluğunu biraz atarım diye yalnız gelmişti . Kocaman evde uyandığı ilk sabah sahile kadar bisikletle gidip alışveriş yapmış, demli bir çayla başlayan güzel bir kahvaltı ile güne başlamıştı.

                                  Umarım zaman ve mekan bulursam, devam edecek...

26 Ağustos 2010 Perşembe

LİRİK BİR ŞARKI

     Yağmur dinmiş, dışarıda hafif bir rüzgar başlamıştı. Pencerenin camından söğüt ağacından dökülen yapraklara bakıyordu. Tüm kaldırım ıslak sarı yapraklar ile doluydu. Akşamın bu vaktinde cadde biraz hareketlenmiş, işten çıkmış insanlar ile dolmaya başlamıştı.


    Artık ofisten çıkmalıydı o da. Bütün gün bir iki görüşmeden başka bir şey yapamamış, hazırlaması gereken fiyat listelerini tamamlayamamıştı. Ne yapsam diye düşündü. Arayıp "Gelemeyeceğim" desem mi ? İşlerini bitirmek de istiyordu. Bütün gün aklını toparlayıp da kendini hesaplara verememişti. Aramaktan vazgeçti. "Ayıp olur kıza" diye düşündü. Zaten bir süredir yüzlerce anı ve ortak yaşanmış hazlardan örülü bir mabede sıkışmış kalmışlardı. Birbirini artık iyi tanıyan iki uyumlu insan olarak devam ediyorlardı yola. Kısa sayılamayacak bir zamandır beraberdiler.

    Her zamanki gibi buluşmaya geç kaldı. Derin bir nefes alarak oturdu yanına .Dıştan bakanın gıpta edeceği tipte bir uyumları vardı. İnsanların gözünde "Ne kadar güzel bir çift"tiler . Yemek yerken midesine bir yumruk yemiş gibi oldu bir anda. İçeride gürültü vardı. Bir yığın manalı bakış ve aşına yüz gördü. O bir şeyler anlatıyordu. Birilerine el sallıyor, yanlarına gelenler ile konuşuyordu. O anda durumunun "ofisteki hali" gibi olmaya başladığını fark etti. Orda olmak istemiyordu. Tüm benliği ile başka bir yerde olmak için kıvranıyordu. Yanında olmak, kokusunu duymak istediği bir başkasıydı. Nasıl yapmalıydı , bu bir yalandı, artık söylemeliydi. Durmalı, bu kabusdan uyanmalıydı. Bir şeyler yapmak istedikçe daha az kıpırdıyordu sanki. Ne zaman ve nerede konuşmalıydı. Telefonda mı söylemeliydi, mail mi yazmalıydı, eski usul bir ayrılık mektubu mu yazmalıydı, yüz yüze nasıl söylerdi. Cesareti yoktu. Terlemeye başladı . Onu orda o gece terk etmeliydi , yapamadı.

.................

       Kendini hiç bilmediği bir semtte gitmek üzere bir taksiye binmiş bulduğunda bunun çok doğru bir karar olmadığına emindi aslında.Sakalsız yanakları ve geniş alnı sıcacıktı. Bütün vücudu cızır cızır yanıyordu. Biraz sonra karşılaşacağı kişiyi düşündükçe tarifsiz bir yangın başlıyordu kalbinde. Dışarıda hava gecenin tüm gizemi ile daha da serin bir hal almıştı. Ceketinin içinde büzüldü. Taksinin koltuğuna başını iyice yasladı. Karanlık ve dar sokaklardan geçmeye başladılar, şehrin bu semtlerini hiç bilmiyordu. Aşina olmadığı bir kaç cami, bir iki kafe gördü. Tok ve umursamaz bir sesle "Abi geldik, burası ...................... dedi taksici.

     Taksiden indiğinde cep telefonu sessize aldığını hatırladı . Cevapsız arama yoktu.Bu durum onu hem sevindirdi hem de üzdü.

     Apartmana dıştan bakınca sadece iki dairenin ışığının yandığını gördü. Dördüncü kattı , emindi. İçeriden hafif bir ışık sızıyordu. Otomatiğe mi bassam, telefon mu etsem diye düşünürken kapının aralık olduğunu fark etti. Eliyle alnına düşen saçlarını geriye itti. Allahım dedi ben ne yapıyorum? Neden ben?

     Tam tıklatmak üzereyken yavaşça aralandı kapı. Onu gördü. Çil yavrusu gibi omuzlarına dökülmüş kumral saçları ve bal rengi gözleri ile bir ceylan gibi bakıyordu. Küçük bir çocuktu sanki ve lirik bir şarkı gibiydi. İçeri el ele girdiler ve usulca hiç konuşmadan sımsıkı sarıldılar. Ancak botanik bahçelerinde duyulabilecek kadar karışık bir koku yayıldı genzine. İçi yakan ıtırlı, egzotik ve sarsıcı bu koku oradan da sonsuza kadar silinmemek üzere hafızasına şifrelendi. O geceyi ne zaman hatırlamak isterse önce o kokuyu çağırdı belleğinde. Ya da tam tersine o kokuyu ne zaman hatırlasa o gece geldi tüm gizemi ile taptaze gözlerine.

     Günün ilk ışıkları ile uyandığında kendini hiç bilmediği bir koltukta, tam da olmak istediği kişinin yanında, olmak istediği adam olarak buldu. O an sonsuza dek sürsün istiyordu, hiç bitmesin ve öylece mühürlü kalsın her şey...

24 Ağustos 2010 Salı

                                             KENDİMİ OKULA HAZIRLAMA YAZISI

    Az kaldı bir süre sonra ben de çalışanlar kervanına geri döneceğim. İki aylık tatilim bitmek üzere. Herkesin zannettiği gibi üç ay değil çünkü. Eylül bir oldu mu ben en güzel kıyafetimi giyer okulumun yolunu tutarım. Karneler dağıtılır ya haziranın ortasında bizim işimiz bitmez biz o ayın sonuna kadar okula gidip gelmeye devam ederiz.
    Bu yıl birinci sınıf oluyorum. Kimler kimler başlayacak bakalım okula. Tanrım diyorum lütfen bana yardım et.Onların iyi birer insan olmalarına katkım olsun.
    Ancak ben mini mini bebelere öğretmenlik yaparken arada bir kendimi kaybedersem beni toplayın e mi.     Onlar birinci sınıf olacaklar ben onlardan çok korkuyorum. Siz hiç 35-40 tane yedi yaş ile altı saat geçirdiniz mi? Hem de haftada beş gün. Yılda dokuz ay... Of of benim dertli başım. Şimdi ben onlara dayanamam Sunay Akın şiirleri okurum. Orhan Veli' nin aşklarını anlatırım(!)Attila İlhan "Yağmur Kaçağı" derim. Herkes hayalindeki ağacı çizsin,şimdi biraz da dans edelim derim Ajda dinletirim. Alt kattaki öğretmen gelir sınıf ta ben yokum zanneder ve beni çılgınlar gibi çocukların ortasında dans ederken görür. Hayret dolu gözlerle bakar ve"Pardon hocanım, siz yoksunuz zannettim "der. Benim sınıfım her zaman okulun en yaramaz  sınıfı olur ama nedendir okul birincileri de hep aynı sınıftan çıkar.
   Beden Eğitim derslerinde beraber yakan top oynarız, mendil kapmaca ve kesinlikle miniklerle yağ satarım, bal satarım....Hemen hemen her derste bir oyun oynarız. Yoksa benim de canım sıkılır. Projeksiyonumuzu açarız, biraz VİTAMİN almamız gerek çünkü, sonra AKILLI SINIFA bakarız konumuz ile ilgili neler var diye. Sınıf içinde ortak çalışmalar yaparız en renkli kalemlerimizle. Asarız onların en küçüğünü bile panomuza...
    Bekleyin çocuklar şekerler, balonlar , küçük hediyeler ile ilk gün sizi kucaklamaya hazır öğretmeniniz şimdi biraz dinlenmede...

23 Ağustos 2010 Pazartesi

ŞEHİR ve KADIN
Herkesin şehirden kaçmayı istediği şu günlerde ben  deliler gibi kendimi şehre attım. Öyle özlemişim ki  kalabalıkları işte dedim " Ben buraya aitim."
     Bir süre olsa da doğa da yaşamak bana çok iyi gelmiş. Son zamanlarda beni sıkan her şey çarşıya gidince gözüme çok şirin gözüktü birden.
     Önce kendimi aylardır gitmediğim bir güzellik salonunun önünde buldum. Ne zamandır kestirmediğim saçlarım konusunda radikal bir karar vardı kafamda. Kuaförüm beni görünce oldukça şaşırdı. Gözlerinden "Siz yaşıyor musunuz?" sorusu geçti bir an ama nazikçe hatırımı sormakla yetindi. " Ne yapıyoruz saçları?" dediğinde "Kendi rengine dönsün, önce boyayın" dedim.  "Hay hay..." dedi.Elime bir bayan magazin dergisi verdi ve ben sayfaları karıştırmaya başlamışken boya işlemi bitmişti bile. Öyle kaptırmışım ki kendimi  Ahmet Hakan'ın bayan dergisine yaptığı röportajı okurken ...
   "Evet renk aslına döndü sanırım, fön mü çekiyoruz?" dedi. "Hayır" dedim. "Kesim  olsun." "Şöyle istersen bir kat atalım, saçlara bir hareket olsun deyince, elimdeki resmi gösterdim." Katie Holmes gibi kesin" dedim.
Şaşkınca baktı, sonra toparladı. Oldukça kısa  kesilmiş bir saç göstermiştim resimde." İnan çok yakışacak, daha önce neden kestirmedim diyeceksin " dedi.
   Ameliyata hazırlanan bir oparatör gibi siyah bir kumaş çantayı tırrrrtttt... diye masaya açtı. İçinde uçları değişik biçimlerde  kesim makasları vardı. Bir tabura çekerek oturdu ve başladı kesmeye.
   Hayatta en sevmediğin şeyler nedir deseler; bir saç kestirmek, iki sütüdyoda fotoğraf çektirmek, üç  terzi de elbise diktirmek diyebilirim hemencecik. Çünkü ipler tamamen başkasını elinde. Şöy durun, şöyle bakın, başınızı indirin, kımıldamayın, dikkat şimdi çekiyorum, son provayı alıyorum... Öf patlarım ben, sıkıntı gelir.
Of nihayet bitmişti. Neyse dayandığıma deydi. Sonuç istediğim gibi olmuştu. Sevdim bu saçları. Hem de acayip derecede hafifledim. Ensem boştu. Gerçekten neden daha önce kestirmedim ki... Yazın sıcağında o saçlarla gezdim.
   Neşeli adımlarla dışarı çıktım. Alışık olduğum üzere siyah güneş gözlüklerimi takıp ikinci soluğu çok sevdiğim bir butikte aldım. Dayanamadım  birbirinden neşeli iki tişört, bir bulüz aldım. Koşar adım köşedeki kahveciden taze çekilmiş Türk kahvesini çantama attım.
   Şimdi ramazan ve evde beni bekleyen "açları" düşündüm.Ne yapıyorlar diye bir arayayım dedim. Aman da aman beni nasıl özlerlermiş. Dört saat ortadan kayboldum, geldim klimanın karşısında simit gibi dizilmişler, kuzu gibi yatıyorlar. Halsizlikten elleri, kolları kalkmıyor tabiki...  
   Neyse gece dönüş yolunda şunu düşündüm bu gün çok keyifli bir gün geçirmiştim." Uğultulu Tepeler"deki  minik eve doğru giderken, gelipte göremediğim tüm sevdiklerime geriye doğru bakıp bir el salladım. Neyse önümüzde uzun bir "kış" mevsimi var. Sinemalar, caddeler,  Kahve Dünyası  sohbetleri  ve daha sürü şey bizi bekliyor. 

20 Ağustos 2010 Cuma

                                             
                                                           BÖRTÜ BÖCEK

           Yazın tüm sıcaklığını gösterdiği şu günlerde ben yazlıktayım. Bir ayağım sürekli bahçede. Ha babam çiçek ve böcek ile haşır neşirim. Bu akşam çamaşırları toplarken bir şarkı mırıldanıyordum ormana bakan bahçede. Kulağımın üstünde büyükçe bir böcek hissettim birden. Uçup gelip sağ kulağımı tamamına yerleşti. Büyük olasılıkla  yeşil dev çekirgelerden biriydi. Tüm çabamla çığlık çığlık ondan kurtulmaya çalıştım. Koşarak eve gelip oğluma saçlarımda bir şey var mı? diye bakmasını istedim." Yok anne inan yok, yok "demesi içimi rahatlattı. Biraz sonra huylandım, çamaşırları koltuğa bırakıp doğru saçlarımı yıkamaya koştum.
          Aslında alıştım envayi  çeşit haşerata burada. Geçen gün tam terliklerimi  ayağıma geçireceğim o da ne? Bir kurbağa gelmiş ziyaretimize. Yavru mu yavru nasıl şirin.  Tabi hemen evin erkekleri devrede. Ömrümde görmediğim yaban arıları, tip tip örümcekler ve kelebekler...     
          İzcilik kamplarında  alışmışım hepimiz çadırda uyurduk. (Şimdilerde  sıklıkla barakalarda izcilik yapılıyor.) Ben böylesinden hiç keyif almayacağıma eminim. İzcilik biraz çileli olmalı bence. Yoksa ne anlamı var evde kalır gibi olur herşey. Konfor olmamalı fazla. Doğa ile daha fazla bütünleşilmeli.  Misal gece soğuk olur en kalın polar kazağınızı giyip, uyku tulumunun içinde bir tek yüzünüz gözükecek şekilde yatarsınız. Kulaklarınıza peçete tıkayıp, kulak böceklerinden korunmaya çalışırsınız; sabah olunca güneş çadırın tavanından yüzünüze vurur, gözlerinizde güneşi hissederek uyanırsınız. Terlemişsinizdir. Çadır ister istemez ısı farkından çiğ yapar yüzünüzde  damlalar gezer. Sıcak su yoktur, duş muş bir hayal. Hemen üstünüzdeki kalın kıyafetlerden kurtulup rahatlamak istersiniz. Gece üç- beş nöbetinde değilseniz yine de biraz uykunuzu almışsınızdır. Kahvaltıda kuyruk vardır. Kocaman kupanızla çay kalsında içebileyim diyerek  mahmur gözlerle liderinizi ararsınız. O çoktan kalkmış, dirilmiş, zıpkın gibidir maşallah. "Günaydın liderim" dersiniz. "Günaydın sabah teftişi için çadırın hazır mı?" diye bir soru patlatır. İşte bittiğiniz andır. " Gece çadırıma su girdi, matım kaydı, uyuyamadım, nöbetim vardı ,fularım çalındı, sabah botlarımı kaybettim" diyemezsiniz. Yutkunursunuz, gömleğinizi düzeltmeye çalışıp , oba arkadaşlarınızın yanına fırlarsınız.
    Ne güzel günlerdi.,ne güzel. Mutlaka  şakalar yapılır, yeni bir oyun öğrenilir, yeni arkadaşlar edinilir, unutulmaz anılar ile eve dönülürdü.
   Dağlarda kaldım, orman kamplarında sabahladım, tepe ve düzlüklerde kilometrelerce yürüdüm, gece yarıları mağaralara girdim, dere kenarlarında karanlıklarda kamp yaptım, sahilde çadırda kaldım ama buradaki haşerat ile bağlantım kadar başka  yerde  hiç rabıta kuramadım.
    Şu anda  balkonda ben bu yazıyı yazarken, masanın  ucunda işaret parmağım kadar bir çekirge, yeşil mi yeşil  antenlerini  sallıyarak  beni izliyor. İşte şimdi de çakal sesleri geliyor. "Hadi canım "demeyin... Sitenin arkası orman ama tel örgüler var çok şükür yoksa içeri girecekler.
    İşte böyle bizim buralardan haberler. Bir de diyorsunuz ki yazmıyorsun. Ne yazayım? Herkesle " Merhaba Dinçer amca, Nasılsınız Ömür Hanım" muhabbeti .Ne romantizim kalıyor, ne bişey. Sadece börtü böcek ve her gün biraz daha kararan iki yaramaz çocuğum  ve ben, bir de enfes bir deniz.                      

9 Ağustos 2010 Pazartesi

                                                TATİLLER VE BİZ
  Her şey filmlerdeki gibi olsaydı. Mesala Roma Tatili filmindeki gibi. Ben Audrey Hepburn  gibi o da Grogery Peck olsaydık.
  Romantizm mi bir kenara bırakamam asla ama tatillerle ilgili gerçekleri de söylemeden edemeyeceğim.
  Düşününce karar  verdim de tatilde bir kere çok yemek yeniyor. Yiyemeseniz bile gözünüz kalıyor.
  Çocuklar arkadaş arıyor, bulamazlarsa sıkılıyor, bulsalar bir süre sonra tartışıyorlar.
  Büyükler şöyle bir uzatsam bacaklarımı da  otursam diyor. Bir türlü uzun uzadıya oturulamıyor.
  Denize girsek bir süre sonra üşüyoruz.Çıkınca güneşlensek terliyoruz.
  Tüm hamaklar siz gitmeden kapılmış.
  Oda da rutubetli, klima illaki ya bozuktur, ya da çok soğutur.
  İşten mutlaka birileri arar. İki de bir bir şeyler sorar.
 Yakın akrabalar "O tatildesiniz, vay.." muhabbeti yapar.
  Anneler "Aman yavrum arabayı hızlı sürmeyin, güzel güzel gidin, dönün" diye sıkı sıkı tembih eder." Sanki hiç gitmenizi istemezler.
 Uçakla gidiyorsanız, uçak ya rötar yapar, ya da  inişte valiz beklerken başlar ilk stres.  Bir sürü senaryo.
  Tatil diye bir şey yok aslında.
  Hani bazı insanlar derler ya "Ben aşka inanmıyorum" felan. Ben de "Tatile inanmıyorum" .
  Amaaaaa.... kaçmak ruhunuzda varsa, bir yanınız sürekli gezgin yaşıyorsa, bir kenarda her an bir yerler görmeye gidebilirim diye araştırma içindeyseniz ve vakit biriktirecek direnciniz varsa biz iflah olmayız. Evde bize rahat batar. Olsun ben gelince çamaşır yıkarım, boş duran evde tozlanıyormuş vay, valiz de taşırım, illaki gitmem gerek, her türlü duruma uyarım diyorsanız  o zaman daha çok yolculuk var bizleri bekleyen.
 Hem gideriz hem mırıldanırız. "Yollarda bulurum seni..."

8 Ağustos 2010 Pazar

                                          EVE DÖNMEK
     Oh çok şükür kısa süreliğine de olsa eve döndüm diye düşünüyordum. Daha asansörden inip, anahtarı deliğine sokup ilk çevirmeyi yaptığım anda büyük oğlum ile ikimizin kapıyı omuzladığımızı, bilgisayarı kapmak için itiştiğimizi o an farkettim. Bir yandan gülüyor, bir andan itişiyorduk.
     Kendisi henüz gençliğinin tazecik günleri yaşıyor. Hem sonra büyüdüğü bu eve de acaip düşkün. Eski yuvama kavuştum, kardeşimle aynı odayı paylaştığım küçük evden  de kurtuldum diye düşünüyordu sanırım. Uzatacak bacaklarını bilgisayarda oyunlar oynayacak, top oynarken çürüttüğü dizlerini dinlendirecekti.
    Oysa onun kadar enejik, gençliğinin hiç bitmeyen baharını yaşayan birisi daha vardı evde. Ama  hak ediyordum artık ben de bilgisayarda rahat rahat vakit geçirmeyi. Ben değil miydim taaa yürüyüp yaz sıcağı gecelerde internet kafeye gidip blog yazan. Ben değil miydim, yan sitenin bekçisini kafalayıp, internet şifrelerini öğrenip, kırık bir notbook ile havuzun ordan daha iyi çekiyor diye karanlıklarda tenhalarda "bu kadın burada ne yapıyor bu saatte?" diye meraklı bir kaç komşuya yakalanan . Ben değilmiydim uykusuz gecelerde aya bakıp aşkın mapushane/ içinde ben mahkum/ saçların parmaklık/ gözlerin gardiyan olsun mırıldanan. (Bunun konu ile bir bağlantısı yok aslında.) Ben de onun kadar hak ediyordum artık bilgisayar başında takılmayı.
   Tam o esnada cep telefonum çaldı. Oğlum bilgisayarı kaptı. Anne sen de diğer anneler gibi olsana biraz türünden birkaç cümle duydum galiba. Oldum olası telefonda uzun uzadıya konuşmayı hiç sevmem. Yüz yüze konuşmaya ise doyamam. Bu yazıda dallanıp budaklandı zaten nasıl bağlasam da bilemiyorum.
  Tek istediğim bir gün birilerinin bu yazdıklarımı okuyup, Vay be, ninem de gençken biraz tuhafmış ha! gibinden bir şeyler düşünmesi olabilir belki de...

6 Ağustos 2010 Cuma

                                                            YAĞMUR KAÇAĞI

                                                     elimden tut yoksa düşeceğim
                                                     yoksa bir bir yıldızlar düşecek
                                                     eğer şairsem beni tanırsan
                                                    yağmurdan korktuğumu bilirsen
                                                    gözlerim aklına gelirse
                                                    elimden tut yoksa düşeceğim
                                                   yağmur beni götürecek yoksa beni


                                                     geceleri bir çarpıntı duyarsan
                                                    telâş telâş yağmurdan kaçıyorum
                                                    sarayburnu'ndan geçiyorum
                                                    akşamsa eylül'se ıslanmışsam
                                                    beni görsen belki anlayamazsın
                                                    içlenir gizli gizli ağlarsın
                                                    eğer ben yalnızsam yanılmışsam
                                                    elimden tut yoksa düşeceğim
                                                    yağmur beni götürecek yoksa beni


                                                                      ATTİLA İLHAN
       Bu gece yağmur kaçağı şiirindeki duygular ile sarmalanmışım...
       Susamışım,yalnızım  ve gözleri aklıma gelmiş...
       O bir şair ve ben onu görsem tanıyamam, şiirleri kadar uzağım ona...

            

1 Ağustos 2010 Pazar



                                                  İNTERNET CAFEDE BLOG YAZMAK
              Bu gece artık dayanamadım ve tüm planları altüst edip kendimi bir internet cafeye attım. Kimler neler yazdı meraktan ölüyordum doğrusu. Önce kendime gelen yorumlara baktım.Daha sonra sevgili Hayal Kahvem ve Sonbahar neler yazmışlar okudum. Oh huzura erdim.Tabiki diğer çok sevgili bloglarıma da bakmayı unutmadım.
             Okudum herbir satırı buram buram ter dölerek. Buranın kapısı bile olmamasına rağmen inanılmaz sıcak bir yer. Sağımda solumda bir sürü küçük insan.Cüce değiller tabiki yaşları 10-16 arası gibi. Kimisi oyun derdinde kimisi de msnde ...
            Herşeyi bırakıp kaçtım ya ben buraya, herkesten uzak mı kalmak istedim acaba? Alışkanlıklarımı da burakacaktım ya öbür evde. Bilgisayarsız  olacaktım ne güzel. Sadece deniz, doğa, sandaletlerim ve şile bezi beyaz tuniğim...
            İtiraf ediyorum yapamadım.
            Yetmiyorlar bana.
            Ben arada kaçıp bu cafeye kendimi atmalıyım. Terden erisem de yazılanları okumalıyım.
            Dışarısı cıvıl cıvıl insan seli. Tüm sahil kasabalarında olduğu gibi geceler bir başka renkli. Gündüz yüzüp sonra dinlenenler şimdi "gecelere akacaklar"...
            Bense en fazlası bir dondurma kapıp kaçacağım aralarından. Daracık yollu  ve duvarları begonvil  kaplı bahçeli evlerin arasından kendi evime doğru yüreyeceğim. "Oh" diyeceğim kendimi balkondaki şezlonga atıp "Gece ne güzel " değil mi?
           Orman seven eylül erkeği, deniz seven şubat kızına gülümseyecek ve bir yaz gecesi daha başlayacak.