8 Ağustos 2010 Pazar

                                          EVE DÖNMEK
     Oh çok şükür kısa süreliğine de olsa eve döndüm diye düşünüyordum. Daha asansörden inip, anahtarı deliğine sokup ilk çevirmeyi yaptığım anda büyük oğlum ile ikimizin kapıyı omuzladığımızı, bilgisayarı kapmak için itiştiğimizi o an farkettim. Bir yandan gülüyor, bir andan itişiyorduk.
     Kendisi henüz gençliğinin tazecik günleri yaşıyor. Hem sonra büyüdüğü bu eve de acaip düşkün. Eski yuvama kavuştum, kardeşimle aynı odayı paylaştığım küçük evden  de kurtuldum diye düşünüyordu sanırım. Uzatacak bacaklarını bilgisayarda oyunlar oynayacak, top oynarken çürüttüğü dizlerini dinlendirecekti.
    Oysa onun kadar enejik, gençliğinin hiç bitmeyen baharını yaşayan birisi daha vardı evde. Ama  hak ediyordum artık ben de bilgisayarda rahat rahat vakit geçirmeyi. Ben değil miydim taaa yürüyüp yaz sıcağı gecelerde internet kafeye gidip blog yazan. Ben değil miydim, yan sitenin bekçisini kafalayıp, internet şifrelerini öğrenip, kırık bir notbook ile havuzun ordan daha iyi çekiyor diye karanlıklarda tenhalarda "bu kadın burada ne yapıyor bu saatte?" diye meraklı bir kaç komşuya yakalanan . Ben değilmiydim uykusuz gecelerde aya bakıp aşkın mapushane/ içinde ben mahkum/ saçların parmaklık/ gözlerin gardiyan olsun mırıldanan. (Bunun konu ile bir bağlantısı yok aslında.) Ben de onun kadar hak ediyordum artık bilgisayar başında takılmayı.
   Tam o esnada cep telefonum çaldı. Oğlum bilgisayarı kaptı. Anne sen de diğer anneler gibi olsana biraz türünden birkaç cümle duydum galiba. Oldum olası telefonda uzun uzadıya konuşmayı hiç sevmem. Yüz yüze konuşmaya ise doyamam. Bu yazıda dallanıp budaklandı zaten nasıl bağlasam da bilemiyorum.
  Tek istediğim bir gün birilerinin bu yazdıklarımı okuyup, Vay be, ninem de gençken biraz tuhafmış ha! gibinden bir şeyler düşünmesi olabilir belki de...