26 Ağustos 2010 Perşembe

LİRİK BİR ŞARKI

     Yağmur dinmiş, dışarıda hafif bir rüzgar başlamıştı. Pencerenin camından söğüt ağacından dökülen yapraklara bakıyordu. Tüm kaldırım ıslak sarı yapraklar ile doluydu. Akşamın bu vaktinde cadde biraz hareketlenmiş, işten çıkmış insanlar ile dolmaya başlamıştı.


    Artık ofisten çıkmalıydı o da. Bütün gün bir iki görüşmeden başka bir şey yapamamış, hazırlaması gereken fiyat listelerini tamamlayamamıştı. Ne yapsam diye düşündü. Arayıp "Gelemeyeceğim" desem mi ? İşlerini bitirmek de istiyordu. Bütün gün aklını toparlayıp da kendini hesaplara verememişti. Aramaktan vazgeçti. "Ayıp olur kıza" diye düşündü. Zaten bir süredir yüzlerce anı ve ortak yaşanmış hazlardan örülü bir mabede sıkışmış kalmışlardı. Birbirini artık iyi tanıyan iki uyumlu insan olarak devam ediyorlardı yola. Kısa sayılamayacak bir zamandır beraberdiler.

    Her zamanki gibi buluşmaya geç kaldı. Derin bir nefes alarak oturdu yanına .Dıştan bakanın gıpta edeceği tipte bir uyumları vardı. İnsanların gözünde "Ne kadar güzel bir çift"tiler . Yemek yerken midesine bir yumruk yemiş gibi oldu bir anda. İçeride gürültü vardı. Bir yığın manalı bakış ve aşına yüz gördü. O bir şeyler anlatıyordu. Birilerine el sallıyor, yanlarına gelenler ile konuşuyordu. O anda durumunun "ofisteki hali" gibi olmaya başladığını fark etti. Orda olmak istemiyordu. Tüm benliği ile başka bir yerde olmak için kıvranıyordu. Yanında olmak, kokusunu duymak istediği bir başkasıydı. Nasıl yapmalıydı , bu bir yalandı, artık söylemeliydi. Durmalı, bu kabusdan uyanmalıydı. Bir şeyler yapmak istedikçe daha az kıpırdıyordu sanki. Ne zaman ve nerede konuşmalıydı. Telefonda mı söylemeliydi, mail mi yazmalıydı, eski usul bir ayrılık mektubu mu yazmalıydı, yüz yüze nasıl söylerdi. Cesareti yoktu. Terlemeye başladı . Onu orda o gece terk etmeliydi , yapamadı.

.................

       Kendini hiç bilmediği bir semtte gitmek üzere bir taksiye binmiş bulduğunda bunun çok doğru bir karar olmadığına emindi aslında.Sakalsız yanakları ve geniş alnı sıcacıktı. Bütün vücudu cızır cızır yanıyordu. Biraz sonra karşılaşacağı kişiyi düşündükçe tarifsiz bir yangın başlıyordu kalbinde. Dışarıda hava gecenin tüm gizemi ile daha da serin bir hal almıştı. Ceketinin içinde büzüldü. Taksinin koltuğuna başını iyice yasladı. Karanlık ve dar sokaklardan geçmeye başladılar, şehrin bu semtlerini hiç bilmiyordu. Aşina olmadığı bir kaç cami, bir iki kafe gördü. Tok ve umursamaz bir sesle "Abi geldik, burası ...................... dedi taksici.

     Taksiden indiğinde cep telefonu sessize aldığını hatırladı . Cevapsız arama yoktu.Bu durum onu hem sevindirdi hem de üzdü.

     Apartmana dıştan bakınca sadece iki dairenin ışığının yandığını gördü. Dördüncü kattı , emindi. İçeriden hafif bir ışık sızıyordu. Otomatiğe mi bassam, telefon mu etsem diye düşünürken kapının aralık olduğunu fark etti. Eliyle alnına düşen saçlarını geriye itti. Allahım dedi ben ne yapıyorum? Neden ben?

     Tam tıklatmak üzereyken yavaşça aralandı kapı. Onu gördü. Çil yavrusu gibi omuzlarına dökülmüş kumral saçları ve bal rengi gözleri ile bir ceylan gibi bakıyordu. Küçük bir çocuktu sanki ve lirik bir şarkı gibiydi. İçeri el ele girdiler ve usulca hiç konuşmadan sımsıkı sarıldılar. Ancak botanik bahçelerinde duyulabilecek kadar karışık bir koku yayıldı genzine. İçi yakan ıtırlı, egzotik ve sarsıcı bu koku oradan da sonsuza kadar silinmemek üzere hafızasına şifrelendi. O geceyi ne zaman hatırlamak isterse önce o kokuyu çağırdı belleğinde. Ya da tam tersine o kokuyu ne zaman hatırlasa o gece geldi tüm gizemi ile taptaze gözlerine.

     Günün ilk ışıkları ile uyandığında kendini hiç bilmediği bir koltukta, tam da olmak istediği kişinin yanında, olmak istediği adam olarak buldu. O an sonsuza dek sürsün istiyordu, hiç bitmesin ve öylece mühürlü kalsın her şey...

12 yorum:

tomrukcan dedi ki...

Yazınız, tıpkı başlık gibi, akıcı ve lirik bir yazı olmuş. Ellerinize sağlık. İnsanı merak içinde bırakan, ne olacak, ne olacak diye heyecanlandıran bir akışı var...

Aklıma Feridun Düzağaç'ın "Alev Alev" şarkısı geldi okurken... Şarkının bir yerinde diyor ki "Kendimi arıyorken, olmaktan korktuğum yerdeyim"

Bir alkışda Korkmadan ve cesaretle olmak istediği yerde olan "sakalsız yanaklı, geniş alınlı" kahramanımıza gelsin....

Selamlar

Aylardan şubat dedi ki...

Demek saçları omuzlarına çil yavrusu gibi dökülen, bal rengi gözleri olan kız ile sakalsız yanaklı, geniş alınlı kahramanımıza Ferudun Düzağaç'ın Alev Alev şarkısını armağan ettiniz. Ben de onlara George Michael'ın Careless Whisper' ini armağan ediyorum. Umarım mutlu olurlar...

Sevgi dedi ki...

Sevgili Aylardan Şubat, bu yazınızda, sevgi, dostluk, vefa ve hoşgörü gibi kavramları yerle bir ettiğinizin farkındasınızdır umarım.. Ne yani, midemizde her ağrı hissettiğimizde başka birinin evinde mi uyanacağız? Hayat, her zorlukta kaçanları değil, beklemesini ve tahammül etmesini bilenleri ödüllendirir.. Gün gelir yıldızlara bakan gözler,karanlıkta eski bir dostun, eski bir sevgilinin sıcaklığını arar.. Başkası için birini terk edeni; o bir başkası da bir başkası için terk eder.. Yolda bulduğunuzu yolda kaybedersiniz.. "Her seçiş bir vazgeçiştir." Her hayal beraberinde ikiz kardeşi hayal kırıklığını getirir.. Ayağınıza batacak cam kırıklarını göze almanız gerekir, göze almamız gerekir. Sevgiler.

Mahmure dedi ki...

Ne ilginç bir kurgulama olmuş.
Başta başka anladım
Ortada başka anladım
Sonunu ise hiç anlamadım inan.
Sonu kafamı allak bullak etti zaten. Neden koltukta uyandı. Yoksa refakatçimi kalmıştı hastanede filan falan.
Sanırım bu hikaye devam edecek ve konu daha bir aydınlanacak
Diymi sayın yazarım?
En derin saygılarımla.

Adsız dedi ki...

Yazınızı okuyunca Orhan Veli buna ne der diye düşündüm...

Damlara bakan penceresinden
Liman görünürdü
Ve kilise çanları
Durmadan çalardı, bütün gün.
Tren sesi duyulurdu, yatağından
Arada bir
Ve geceleri.
Bir de kız sevmeye başlamıştı
Karşı apartmanda.
Böyle olduğu halde
Bu şehri bırakıp
Başka şehre gitti.

Şimdi kavak ağaçları görünüyor,
Penceresinden,
Kanal boyunca.
Gündüzleri yağmur yağıyor;
Ay doğuyor geceleri
Ve pazar kuruluyor, karşı meydanda.Kaynakwh:
Onunsa daima;
Yol mu, para mı, mektup mu;
Bir düşündüğü var.

Aylardan şubat dedi ki...

Merhaba Sevgi,
Bu hikayedeki kahraman sevgi, dostluk ve vefa kavramlarını yerle bir etmiyor aslında. Kahramanımız aşkın kollarına düşmüş. Tema aşk burada. Aşk ve sevgi farklı şeyler. Aşk geliyorum demez, bir anda sürekli onu düşünmeye başlarsınız. Sevgi de ise hoşgörü vardır, onu düşünürsünüz ama kalbiniz çarpmaz, iyiliğini istersiniz, üzülmesin dersiniz, başı sıkışınca koşarsınız, onu unuttunuz demek değildir. Aşk ta her zaman mutluluk ta yoktur zaten. O ana aittir tüm yaşananlar. Her şeyin bir sonu olduğu gibi aşkın da bir sonu elbette olacaktır. Herkes bir gün bir diğerini terk eder. İster kabul edin ister etmeyin.

Aylardan şubat dedi ki...

Selam Mahmure,
Okurken hissettim sizin muzip bir kişiliğiniz var. Demek hikayenin başından, ortasından ve sonundan farklı anlamlar çıkardınız. Benim için başarısız bir anlatım olmuş demek ki. Hikaye devam etmemeli bence. Okuyucu nasıl bir final yakıştırıyorsa öyle kurgulamalı. Yorumunuz için teşekkürler...

Aylardan şubat dedi ki...

Sayın ADsız,
Orhan Veli yazdıklarımı okurmuydu bilemem. Siz okuduğunuz ve güzel de bir şiir koyduğunuz içinse çok teşekkürler.

hayal kahvem dedi ki...

İskender Pala'nın Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk adlı kitabı "Bize kalırsa aşkı tanımayan bir okuyucu bu kitabı hiç okumamalıdır." diye bir cümle ile başlar. Bana kalırsa aşkı tanımayan, anlamayan bir okuyucu Aylardan Şubat'ı okumamalıdır.. Okuyorsa da haksız yorumlar yazmamalıdır..

"Aşk.. Gökkubbenin altındaki en gizemli kelimelerden biri.. Bilinmeyen.. Belki bilindikçe daha da bilinecek renkleri, desenleri ortaya çıkan.. Tanımlanamayan.. Aşk.. Belki de binbir başlı bir ırmak.. Herbirinin yolculuğu ayrı.. Ama hepsinin ulaşmak istediği deniz bir.." Aşk hakkında böyle şeyler okumuştum bir yazarın kitabında.. Lirik Bir Şarkı adlı öyküsünde aşkın bu çeşidini yazmış demek ki Aylardan Şubat..Çok hoş bir öykü olmuş.. Yüreğinize sağlık.. Sevgiler.

tomrukcan dedi ki...

bence tam AŞ(k)'ye özgü bir öykü olmuş, kim ne derse desin :)

Dilek dedi ki...

hayır hayır çok başarılı olmuş..benim böyle olması çok hoşuma gitti sayın yazarım. Okurun önüne herşey hazır lop konmamalı. Okur merak etmeli beyin jimlastiği yapmalı ve şaşırmalı. Tam da sizi bu hikayenizde olduğu gibi. Kutluyorum sizi. Sevgiler.

Ama saçların çil çil dökülmesini anlayamadım. Çil nedemek kuzum ki?
çil yavrusu gibi kaçıştılar derler.
Aman bit mit(aman mit alınmasın da) olmasın da.
:) latife..latife :)

Aylardan şubat dedi ki...

Sevgili Dilek, bu bir deyim sanırım. Aslı çil yavrusu gibi dağılmak.Keklik kuşunun bir adı da çilmiş. Tüylerindeki benekler yüzünden bu isim verilmiş. Dişi keklik yavru çıkarınca onlarla hiç ilgilenmez kendi başlarına bırakırmış. Yumurtadan çıkan yavrular seke seke çevreye dağıldıklarından sözün buradan kaynaklandığı söylenebilir. Hikayedeki kızın saçlarını omuzlarına dağıldığı için bu benzetmeyi yapmak istemiştim...
Selamlar...